PSİKOLOJİ ARŞİVİ CD si
3000 Adet; psikoloji psikiyatri ve özel eğitim içerikli dokümandan oluşan eşsiz bir arşiv çalışması... Binlerce dokümanı tek CD de topladık. Ayrıştırılmış konu indeksi, Karma ve Alfabetik, Konular, Konu içerikli Klasörler, İçerik bağlantılı Alt dosyalar, Kolay kullanılma imkanı.
CD ye sahip olmak ve ayrıntılı bilgi için TIKLAYINIZ
| :: Zeka |
Düşünce için hangi ölçütler geçerli?
Zeka Konusunda Bilimsel Ortak Görüşler
::..Zekanın Anlamı ve Ölçülmesi
::..Grup Farklılıkları
::..Pratik Önemi
::..Grup içi Farklılıkların Kaynağı ve Durağanlığı
::..Gruplar arası Farklılıkların Kaynağı ve Durağanlığı
::..Sosyal Politikadaki Dogurguları
Zekânın Tanımları Ve Tarihsel Gelişimi::..Tüm Yönleriyle Çoklu Zeka Word Dosyası
İlgili Siteler ve Dokümanlar
Düşünme ve planlama yeteneğinin insan zekâsına özgü bir nitelik olduğuna inanılır. Mantık unsurunun salt insanlarda bulunduğu ve bu nedenle de bizi diğer canlı türlerinden ayırdığı düşünülür. Oysa son yirmi yıldır, bu entelektüel üstünlük konusuna kuşkuyla yaklaşılıyor. Artık birtakım araştırmacılar bazı hayvanların da düşünebileceğini ileri sürüyorlar. Aynı zamanda, insan soyunun görünürdeki beyinsel zaferlerinin öğrenme kapasitesinden çok, doğuştan var olan bir tür programlamadan kaynaklandığına inanılıyor.
Hayvan zekâsıyla ilgili en çarpıcı bulgu 1904 yılında Akıllı
Hans adlı atla ilgili bir araştırmada elde edildi. İnsanlar kadar akıllı olduğu
düşünülen bir hayvanın gizemini ortaya çıkaran araştırmacı Oskar Pfungst, bu
durumu şöyle betimlemişti: Bu konuda uzun süre araştırılan şey sonunda bulundu.
Bir at aritmetik problemlerini çözebiliyor. Bu hayvan uzun süren eğitimler
sonunda soyut düşünce düzeyine ulaşabildi.
Hans aynı zamanda günlük Almancayı okuyabiliyor ve anlayabiliyordu.
Uzman gruplar at üzerinde denemeler yaptıktan sonra Pfungst'un deney sonuçlarının doğru olduğu saptandı. Pfungst, aylarca hayvanı inceledikten sonra Hans'ın zekâsının nereden kaynaklandığını belirledi: Hayvan ayağındaki nal sayısını gösteren sayıya yaklaştıkça izleyicilerden gelen tepkiler ve seslerin artması onu yönlendiriyordu
Hans'la ilgili bu bulgular, daha önce hayvanların düşünce biçimleriyle ilgili çalışmalardan geri adım atılması anlamına geliyordu. Bu olaydan önce, hayvanlara mantık ve düşünme gücü atfetmek yaygındı.
İngiliz karşılaştırmalı psikoloji uzmanı George J.Romanes 1888 yılında yazdığı Animal Intelligence (Hayvan zekâsı) adlı yapıtında bu düşünme çıtasını o kadar alçattı ki onun iddiaları doğrultusunda bir deniz kabuğu bile mantıklı sayılabilirdi. Romanes, içgüdülerin devreye girmemesi durumunda mantığın arabulucu olması gerektiğini düşünmüştü.
Ancak Akıllı Hans olayından sonra davranış psikolojisi
uzmanları İngilizce konuşulan dünyada hayvanlar üzerindeki denemelerle
ilgilenmeye başladılar.
Bu bakış açısı yalnız hayvanlarda değil insanlarda da içgüdü, bilinç, düşünce ve
özgür iradenin yadsınmasına yol açtı. Davranış psikolojisinin kurucusu olan
Amerikalı psikolog John B.Watson ' a göre, tüm insan ve hayvan davranışları
şartlanmanın ürünüydü. Watson insanların, eğitimle çok yüksek düzeyde sözel
alışkanlıklar geliştirebilmelerine rağmen gerçek anlamda düşünmediklerini
belirtiyordu.
Romanes'in görüşünün tersine Watson, hatta öğrenmenin de anlama gerektirmeden
otomatik bir davranış olabileceğini ileri sürdü. Watson'a göre, klasik şartlanma
da içsel bir uyarı - tepki refleksini yeni bir uyarıcıyla ilişkilendiriyor.
Örneğin, böylece, bir köpeğe zil çaldığında ya da ışık yandığında bunun yiyecek
anlamına geldiği öğretilebiliyor. Davranış psikolojisindeki diğer öğrenme
türünde ise, davranışların ödüllendirilmesi doğrultusunda hayvanların deneme
yanılma yöntemiyle keşfetmeleri ve bu verilerin yeni davranış biçimleri
geliştirmelerine yol açması pek beklenmiyor. Her iki durumda da anlama
gerekmiyor. Türlere özgü öğrenme programlarıyla ilgili daha sonraki keşifler
bile davranış öğretisine büyük darbeler indirmesine rağmen hayvanların bu pasif
öğrenme mekanizması görüşünde fazla değişiklik yapamadı.
Düşünce için hangi ölçütler geçerli?
Romanes'in ikna edici olduğunu düşündüğü davranış biçimleri
artık pek fazla gerçekçi bulunmuyor. Örneğin, kuşların ve böceklerin hayli
karmaşık yuva kurma yöntemlerinin tamamen doğuştan kaynaklandığı biliniyor. Yuva
yapma alışkanlığının uygulamalarla geliştiği ve deneyim kazanıldıkça yuva için
daha iyi yerlerin bulunduğu doğru ancak hayvan işe koyulmadan önce bu yöndeki
davranışını belirleyecek temel unsurların doğuştan var olduğu yadsınamaz.
Gerçekte, bizleri son derece etkileyen karmaşık uyum davranışları da
öğrenilemeyeceği için bunlara doğuştan sahip olunduğu düşünülüyor. Aynı zamanda
davranış öğretisini savunanların da gösterdiği gibi, öğrenme otomatik
olabiliyor. Gerçekte şartlanma, doğuştan gelen karmaşık olasılıkların bir
bileşkesi şeklinde düşünülüyor. Buna göre, anne babasının arkasından giden küçük
ördek neyi niçin yaptığını anlasa bile yavru kuşun önüne konulan oyuncak bir
trenin arkasından gitmesi herhangi bir anlama gerektirmiyor. Bu bulgular
ışığında da, davranışı değiştirmeye yönelik öğrenme eyleminin, düşünmenin açık
bir kanıtı olarak algılanamayacağı ortaya çıkıyor.
Bir hayvanın düşünebileceğini ileri sürmek için, türlerin
doğal tarihi ve doğuştan olan davranış eğilimlerini iyi bilmek gerekir.
Hayvanların düşünceleriyle ilgili araştırmalara geçmeden önce onların bazı
eylemlerini önceden planlayabildiklerini ileri süren bazı çalışmalardan söz
etmek gerekiyor.
1914 yılında Alman psikolog Wolfgang Köhler , Kanarya Adaları'nda maymunlarla
ilgili bir araştırma merkezinde çalışıyordu. Köhler, şempanzelerine deneme ve
yanılmadan çok, bilgiyle çözümlenebilecek problemler sundu. Örneğin, ilk önce,
bir hevenk muzu maymunların erişemeyeceği bir yere astı; şempanze, muzu almak
için birkaç başarısız girişimde bulunduktan sonra bir köşeye çekilip büzüldü.
Ancak muzlara yeniden dönüp baktığında birden ortada bir kutu olduğunu gördü.
Kutuyu hemen kapan maymun kutunun üzerine tırmanıp muzu aldı. Daha sonra ise
muzlar daha da yükseğe asılarak kutuların üst üste konulması, kısa sopaların iç
içe geçirilerek uzun bir değneğin oluşturulması gibi daha karmaşık yöntemler
gerektiren denemelere girişildi. Köhler'in çalışmasına yönelik eleştiriler ise
iki önemli noktaya dayanıyordu: Bu hayvanların daha önceki deneyimlerinin
bilinmemesi, laboratuvarlarda eğitilen şempanzelerin tırmanabilmeleri için
kutuların ve değneklerin yapımı için gereken sopaların bulunmasıydı.
1940'lı yıllarda Berkeley'deki California Üniversitesi'nden Edward C.Tolman ' ın uyguladığı testler bu tür sorunlar içermiyordu. Tolman'ın deneyinde, T şeklindeki bir labirentin her iki ucuna aynı yiyecek konularak, hayvanın herhangi bir şeyi önceden öğrenmesine gerek kalmadan yiyeceğe ulaşması gözlendi. İlk denemede sol kol karanlık, dar bir kutuya uzanırken, sağ kol ise beyaz, geniş bir kutunun içine sokulmuştu. (Fareler içgüdüsel olarak karanlık ve dar kutuları yeğlerler). Başka bir gün ise fare başka bir odada karanlık ve dar bir kutuya sokularak hayvana elektroşok uygulandı. Üçüncü gün elektroşokun etkisi altındaki farenin baştaki labirentine döndüğü görüldü. Şartlanma teorisine göre, herhangi bir davranış öğretilmeyen fare labirentte rasgele keşfe çıkar. Buna alternatif olarak, içgüdüleri doğrultusunda dar ve karanlık kutunun yerini öğrenmiş olması gerekir. Ancak farenin doğrudan labirentin sağına gidip beyaz kutuya yöneldiği görüldü.
Tolman'ın görüşüne göre fare görünüşte birbiriyle ilintisiz ve bağımsız deneyimlerden yararlanarak bir plan hazırladı. Amerikalı bilim adamı bu planı da, bilgiye dayanan harita olarak adlandırdı. Bu bakış açısı şempanzelere uygulandığında, görünüşte herhangi bir deneme/yanılma yöntemi olmadan muzların altına kutuyu çekmek için kutularla neler yapılabileceğiyle ilgili bilgiyi muzların arzu edilebilirlik derecesiyle ilişkilendirmek gerekir. Deneme/yanılma yöntemi olmadan şempanzeler basit bir plan üretmek zorunda kaldılar. Bu da, en basit şekliyle hayvan düşüncesinin bir göstergesi sayılabilir.
Bilgiye dayanan haritaların arılar ve örümcekler için de geçerli olduğu yönünde kanıtlar bulunmasına rağmen, hayvanların düşünceleriyle ilgili çalışmaların kuşlar ve maymunlar üzerinde yoğunlaştığı belirtiliyor. Bu konuda en önemli kanıt ise bazı hayvanların kavramlar oluşturabilme yeteneğidir. Buna örnek olarak, Harvard Üniversitesi'nden Richard J.Herrnstein 'ın güvercinlerle yaptığı deneydir. Herrnstein'ın deneyinde laboratuvarlarda eğitilen güvercinlere ağaç, balık ya da yaprak gibi nesnelerin diyapozitifleri gösterilmiştir. Daha sonra kuşlar, örneğin ağaç resmini gagaladıklarında, yiyecekle ödüllendirilmişlerdir. Deney sırasında kuşların, ödüllendirilen slaytların ortak özelliklerini belirleyinceye kadar öğrenme sürecinin son derece yavaş olduğu gözlenmiştir. Bazı durumlarda güvercinler, yüzlerce resim arasından ödüllendirilen görüntülerin hepsini hatırlama yöntemine başvurmalarına rağmen çoğu kez ortak özellik üzerinde odaklanarak başka bir slayt setinde de başarı sağlayabilmişlerdir. Öte yandan, kuşların yuvalarının yolunu bulmak için de çeşitli zihinsel haritalar geliştirdikleri bilinmektedir. Bunların, bilinen bir yerden başka bir yere gitme yeteneği gerçek bir 'bilgiye dayanan harita' örneği olarak gösterilmektedir.
Doğuştan var olan çeşitli yeteneklerin kullanımı basit
düşüncenin kanıtı olabilir. Örneğin, Kuzey Amerika'da yaşayan bir cins olan
yağmurkuşlarının , düşmanlarını yumurtalarından uzak tutmak için ötmekten kırık
kanat taklidi yapmaya kadar çeşitli kurnazlık yöntemlerine başvurdukları
görülmektedir.
Örneğin, bir tilki doğrudan yuvaya yaklaştığında kuşun oldukça karmaşık bir
gösteri olan kırık kanat taklidi yöntemine başvurduğu saptanmıştır. Öte yandan
bazı araştırmaların sonuçları, kuşların çok iyi planlama yöntemleri bildiklerini
ortaya koyuyor. Bunlardan biri de, balıkçılların balıkları avlamak için
geliştirdikleri sisteme dayanıyor. Balıkçıl kuşları avlarını elde etmek için
suya bir parça yem atıyorlar; balıklar yaklaştığında da hemen harekete geçerek
onları avlıyorlar. Bu avlanma yönteminin yüksek başarı derecesi ve buna rağmen
balıkçıl kuşları tarafından çok fazla kullanılmaması kuşların bunu doğuştan
bilmesini olanaksız kılıyor. Kuzgunlar üzerinde yapılan daha kontrollü bir
deneme ise Vermont Üniversitesi'nden Bernd Heinrich tarafından gerçekleştirildi.
Heinrich, elde yetiştirilmiş kuzgunları etrafı çevrili bir alan içerisinde kapatarak onların öğrenme yeteneklerini değerlendirdi. Bu deney için tüneklere, uçlarına et parçaları bağlı sicimler astı. Sicimler, kuzgunların bulundukları yerden uzanıp et parçalarını rahatlıkla alamayacakları kadar uzundu.
Kuşlar birkaç kez bulundukları yerden sicimlere doğru uçup et parçalarını kapmaya çalıştılarsa da yemler çok iyi korundukları için hamlelerinde başarılı olamadılar. Hayvanlar birkaç başarısız girişimden sonra Köhler'in şempanzeleri gibi vazgeçtiler.
Test başladıktan altı saat sonra kuzgunlardan biri birdenbire
sorunu çözdü. Hayvan tüneğin üzerinden aşağı doğru uzandı ve sicimi
olabildiğince yukarı doğru çekerek tüneğin üzerinde bir küme haline getirdi;
daha sonra tekrar aşağıya doğru uzandı ve diğer sicim için aynı uygulamayı
yaptı. Böylece etleri tüneğe yaklaştırıncaya kadar bu işlemlerini sürdürdü.
Kuzgunlarla ilgili bu deneyde de Köhler'in şempanzelerinde olduğu gibi deneme ve
yanılma için zaman yoktu.
Bu ilk girişimin ardından ikinci kuzgun da sorunu çözdü. Bu hayvan türdeşinin
daha önceki hareketlerini inceleme fırsatı elde etmiş olmasına rağmen kendisi
çektiği sicimleri bir yumak haline getirmek yerine düz şeritler halinde
sıralamayı tercih etti. Bir başka kuş ise ete ulaşıncaya kadar sicimleri tüneğe
bağladı. Kuşlardan yalnızca bir tanesi et parçalarını nasıl elde edeceğini
bilemedi.
Kuzgun ların karşılaştıkları sorunları çözmeye yönelik
yöntemleri birbirlerinden öğrenmek yerine bu konuda bağımsız davranışlar
sergilemeleri şaşırtıcı gelebilir. Gerçekte, maymunların dışında diğer
canlıların gözleme dayanan öğrenme yöntemleri geliştirdiklerine dair pek fazla
kanıt yoktur. Araştırmacıların çoğunun başlangıçta benimsedikleri yöntemlerin
gözlemlenerek öğrenilmesi olgusu daha sonra 'sınırlı alanda güç kazanma'
teorisine dönüşmüştür.
Bu satırların yazarları tüm kedi ve köpek meraklıları gibi uzun süre hayvanların
birbirlerinin davranışlarını ender olarak taklit ettiklerinden kuşku duydular.
Örneğin, kedinin odadan çıkabilmek için kapalı olan kapının tokmağına atlayıp
durması insan davranışını taklit etmek şeklinde algılanabilir. Oysa gerçekte,
dikey atlayışlar kemirgenlerin doğuştan bilinen davranışlarının bir parçasıdır.
Bu örnek diğer pek çok taklit eğilimi gibi doğuştan olan ya da şartlı davranışın
'sınırlı alanda güç kazanması' yöntemiyle yeni bir mekanda uygulanmasıdır.
Zeki hayvanların paylaştıkları diğer bir davranış şekli ise oyundur. Örneğin, ahtapotlar denizin üzerinde dalgalanan nesnelerin arkasından jet hızıyla yüzerler. Papağanlar yüzerler ve kartopu yaparlar. Yunuslar ve balerinler suyun içinden havaya zıplarlar. Kuzgunlar birbirlerine taş atarlar ve oluşturdukları dev kartoplarını birbiri ardı sıra yuvarlarlar.
Maymunlar i se maskaralıklarıyla ünlüdürler. Bunların yeğledikleri oyun türleri arasında, akarsu kenarlarında ağaç dallarında sarkarak gürültü patırtıyla su sıçratmak ya da yapraklarla gözlerini örterek körebe oyununu oynamak sayılabilir.Sonuç olarak, bu hayvanların kafasından neler geçtiğini bilmesek bile en katı gözlemcinin dahi bu davranışların can sıkıntısını gidermeye yönelik basit eylemlerden çok daha öte zeka pırıltıları olacağını düşünmesi kaçınılmazdır.
Dil faktörü düşünce ve bilinçle ilgili tartışmalarda hep
baskın olmuştur. Hatta bazı felsefeciler, bilinçli aklın yaratısı, planlama ve
düşünme için gerekli bir araç olarak gördükleri dilin salt insana özgü olduğunu
söyleyebilecek kadar ileri gitmişlerdir.
Maymundan arıya kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kaplayan canlı türlerinin
kullandığı sembolik dile ise temkinli yaklaşılmıştır. Ancak son zamanlarda
hayvanların sözel olmayan planlama yöntemlerine sahip olduğunu gösteren güçlü
kanıtlar uzmanların bu yöndeki katı görüşlerinin biraz yumuşamasına yol açtığı
gözlenmektedir. Bu arada sessiz harflerin tanıma, dil ve gramer yeteneğinin
büyük ölçüde doğuştan kaynaklandığının ortaya konması insanoğluna biçilen üstün
görüntüyü önemli derecede sarsmıştır.
Tür olarak insanoğlunu diğerlerinden ayıran genetik özelliğin, yarasaların sesin yankılanmasından yararlanarak kendilerinin ya da başka bir şeyin yerini belirleme yeteneğinden daha karmaşık olmadığı varsayılmaktadır .
Ancak insanoğlunu şaşırtıcı bir entelektüel potansiyelle donatan dil, ona iletişim yeteneğiyle beraber planlama ve mantık yürütebilme özelliğini de sunmaktadır. Öte yandan, yeryüzünü paylaştığımız o büyüleyici hayvan türlerine baktığımızda ise insanoğlunun maymun soyunun değişik bir çeşidinden başka bir şey olmadığı görüşümüz ağırlık kazanmaktadır.
Zeka Konusunda Bilimsel Ortak Görüşler
1. Zeka, diğer şeyler arasında, akil yürütme (mantıklı düşünme yeteneği), plan yapma, problem çözme, soyut düşünme, karmaşık fikirleri kavrama, çabuk ve deneyimlerden öğrenme yeteneklerini içeren genel bir zihinsel kapasitedir. Bu yetenek sadece kitaptan öğrenme, dar anlamda akademik bir beceri veya testten alınan yüksek puan anlamında değildir. Daha çok, çevremizdekileri anlamada-"varlıkları izleme" " anlamlandırma" veya "ne yapacağını aklında da biçimlendirme" yetenekleri ile ilgili , geniş ve derin bir kapasiteyi yansıtır.
2. Zeka, tanımlandığı gibi, ölçülebilir ve zeka testleri bu ölçme isini iyi biçimde yapar. Bu testler, psikolojik değerlendirme araçları ve diğer testler arasında en doğru ölçme yapanlar arasındadır. (Teknik terimlerle ifade edecek olursak geçerli ve güvenilir olarak ölçme yaparlar). Bunlar, yaratıcılığı, karakteri, kişiliği veya bireyler arasındaki diğer önemli farklılıkları ölçmezler veya ölçmeyi amaçlamazlar.
3. Farklı tipte zeka testleri olmakla beraber, bu testlerin hepsi de ayni zekayı ölçer. Bazıları sözcükleri ve sayıları kullanır, belli bir kültürel bilgiyi (sözcük dağarcığı gibi) gerektirir. Diğerleri ise, bu biçimde değildir ve onun yerine şekilleri, biçimleri kullanır ve yalnızca basit, evrensel kavramların (çok/az, açık/kapalı, yukarı/aşağı) bilgisini gerektirir.
4.İnsanların zeka bölümleri (ZB/IQ) düşükten yükseğe doğru yayılan "çan eğrisi" denilen (istatistiksel terimle "normal dağılım eğrisi") bir eğri ile iyi bir biçimde temsil edilebilmektedir. İnsanların büyük bir kısmi ortalama bir zeka bölümü (ZB 100) etrafında yığılır. Çok az sayıda insan çok yüksek ve çok düşük zeka düzeyine sahiptir. Amerikalıların %3'ünün 130'un üzerindedir. (Bu değer "üstün zeka"nin eşik değeri olarak kabul edilir). Ayni oran, zeka bölümü 70'in altında kalanlar için de söz konusudur. ZB=70-75 arası ise zeka geriliği için eşik değer olarak kabul edilir.
5. Zeka testleri, Amerikalı zencilere karsı veya A.B.D.'de yasayan, diğer Amerikan yerlisi ve İngilizce konuşan kişilere karsı kültürel olarak yanlı değildir. Aksine genellikle ZB puanları irk ve sosyal sınıf farkları gözetmeden-tüm Amerikalılar için eşit doğruluk derecesinde yordama yapar. ingilizceyi iyi anlamayan bireylere, ya sözel olmayan bir test veya kendi dilinde bir zeka testi verilebilir.
6. Zekayı belirleyen beyin süreçleri halen çok az anlaşılmıştır. Son araştırmalar, örneğin, nöronların iletim hızına, glikoz (enerji) emilimine ve beynin elektriksel aktivitesinin etkisine eğilmektedir.
7. Değişik (ırksal-etnik) grupların çan eğrileri büyük ölçüde birbirleri ile çakışmakla beraber bu grupların, üyelerinin ZB açısından nerede yığılma eğilimi gösterdikleri ise farklılaşır. Bazı gruplar için (Musevi ve Doğu Asyalılar için) çan eğrileri, genelde beyaz ırktan olanlara göre biraz daha yüksek puanlarda yığılmıştır. Diğer gruplar (Zenciler ve İspanyollar), İspanyol olmayan beyazlardan biraz daha düşük zeka puanlarında yığılmışlardır.
8. Çan eğrisi, beyaz irk için, daha çok ortalama, 100 civarında toplanırken Amerikalı zenciler için bu eğri daha çok ortalama, 85 civarında değer verir. İspanyolların farklı alt grupları için, çan eğrileri, zencilerle beyazlar arasındaki bir değerde yığılmışlardır. Bu kanıt, çan eğrisinin ZB=100 ve üzerinde yığıldığı Musevi ve Doğu Asyalılar için daha az kesindir.
9. ZB, ölçülebilen diğer psikolojik özellikler içinde, eğitimsel, mesleki, ekonomik ve sosyal sonuçlarla güçlü ilişkileri gösteren, belki de tek özelliktir. ZB, yasamın bazı alanlarında, (eğitim, askeri talim) bireylerin sosyal refahı ve performansı ile çok güçlü bir biçimde, ilişki gösterirken, bazılarında (sosyal yeterlik-social competence) orta düzeyde fakat daha güçlü, ve diğerlerinde (kanunlara bagli hareket etme/kalma-law-abidingness) daha az fakat tutarlı ilişki göstermektedir. ZB testlerinin ölçtüğü özelliğin, pratik ve sosyal açıdan önemi büyüktür.
10. Yüksek bir zeka bölümüne sahip olmak yasamda bir avantajdır. Çünkü, hemen her türlü etkinlik belli ölçüde akil yürütme ve karar vermeyi gerektirir. Bunun tersi, düşük bir ZB’ ne sahip olmak, özellikle iyi organize edilmemiş çevrelerde (disorganized environments) dezavantajlıdır. Şüphesiz, yüksek bir ZB’ ne sahip olmak, düşük ZB’ nün yasamda getirdiği başarısızlıktan daha fazla olarak basariyi garantilemez. Pekçik istisna dışında, Amerikan toplumunda, basari için artılar, yüksek ZB bireyler için büyük ölçüde tercih nedenidir.
11. Yüksek bir ZB’ ne sahip olmanın getirdiği pratik avantajlar, özellikle, yasam durumları daha da karmaşıklaştıkça, (yeni, garip, belirsiz, aniden değişmiş, kestirilemeyen veya çok yönlü durumlarda) artar. Örneğin, yüksek ZB’lü biri genellikle daha üst düzey karmaşık islerde iyi çalışmak ihtiyacındadır (Profesyonel meslekler, isletme); bu kişiler orta düzey karmaşıklıktaki islerde daha avantajlıdır (el sanatları, müşteri hizmetleri ve polis mesleklerinde); fakat bu durum, sadece rutin karar vermeyi veya karışık problem çözmeyi (beceri istemeyen islerde) gerektiren islerde daha az avantaj sağlar.
12. Eğitim, insan yetiştirme ve oldukça karmaşık islerdeki performansı etkileyen tek faktör zekadaki farklılıklar değildir; (Hiççimse de bunlar olduğunu iddia etmemektedir.) fakat zeka, çoğu zaman bu etkinliklerdeki en önemli faktördür. Bireyler yüksek (veya düşük) zeka düzeyinde bulunmalarına göre seçildiklerinde, kendi aralarında ZB bakımından o kadar çok fark yoktur, örneğin, mezuniyet sonrasında veya özel bir eğitimde olduğu gibi. Bu tür karsılaştırmalarda da, diğer etkenlerin performans üzerindeki etkisi daha çok ortaya çıkar.
13. Belli kişilik özellikleri; özel yetenek, yeti ve beceriler, fiziksel özellikler, deneyim ve bunun gibi önemli özellikler pek çok iste basarili olmak için önemli bazen de gereklidir. Fakat bu özelliklerin, genel zeka ile karşılaştırıldığı ortamlarda, farklı ortamlara ve görevlere uygulanabilirliği ve taşınabilirliği daha sinirli (veya bilinmez) konumdadır. Bazı uzmanlar sözü edilen diğer insan özelliklerine, diğer "zekalar" olarak atıfta bulunmayı tercih ederler.
Grup içi Farklılıkların Kaynağı ve Durağanlığı
14. Zeka bakımından, bireyler arasındaki farklılıkların kaynağında hem çevrenin hem de kalıtımın etkisi vardır. Kalıtımla ilgili tahminler 0 ile 1 arasındaki bir ölçekte 0.4 ile 0.8 arasında değişir. Bu sonuçlar, ZB farklılıklarının ortaya çıkmasında, çevreden çok, kalıtımın rol oynadığını göstermektedir (Kalıtımın etkisi, genotip ile fenotip arasındaki korelasyonun karesidir). Eğer tüm çevre koşulları her birey için eşit olsaydı, kalıtım etkisi % 100'e çıkardı. Çünkü ZB’ ne ilişkin geriye kalan tüm farklardan, genetik özelliklerin sorumlu olması gerekirdi.
15. Ayni ailenin üyeleri de, hem genetik hem de çevre faktörleri yüzünden, zeka bakımından bir farklılık gösterme eğilimindedir. Aile üyeleri, biyolojik kız ve erkek kardeşler, genetik olarak farklıdırlar. Çünkü, Onlar ebeveynlerinin her biri ile tam olarak genlerinin yarısını, birbirleriyle de genlerinin sadece yarısını paylaşır. Ayrıca, kardeşler (ayni aile içinde farklı yaşantılar geçirdikleri için) ZB bakımından da farklıdır.
16. ZB’ nün daha çok kalıtımın etkisi altında olması, onun çevreden etkilenmeyeceği anlamına gelmez. Bireyler sabit bir zihinsel kapasiteyle, yani değişmez zeka düzeyleri ile doğmazlar ZB düzeyleri, (çocukluk döneminde) aşamalı olarak artarak durağanlaşır ve genellikle bu noktadan sonra çok az değişiklik gösterir.
17. Çevre, ZB farklılıklarını yaratmada önemli olmasına rağmen, düşük AB’lerini sürekli olarak artırmak için çevreyi nasıl değişimleyeceğimizi henüz bilmiyoruz. Bu konudaki son girişimlerin umut verici olup olmadığı, halen dikkate değer, bilimsel bir tartışma konusudur.
18. Ne genetik (diyabetler, yetersiz büyüme ve fenil ketonüri durumları göz önüne alınınca) ne de çevresel nedenli (yaralanmalar, zehirlenmeler, bazı ihmaller ve hastalıklar) ZB farklılıkları, konusunda çaresiz değiliz. Bunların her ikisi de belli ölçüde önlenebilirdir.
Gruplar arası Farklılıkların Kaynağı ve Durağanlığı
19. ZB çan eğrisinin, farklı etnik-irk grupları için belli bir noktada birleştiğine dair ikna edici kanıtlar yoktur. Bazı yıllardaki araştırmalar, okul başarısındaki boşlukların, bazı ırklar, yaslar, okul dersleri ve beceri düzeylerinde birazcık daha dar olduğunu göstermiştir. Fakat bu tablo, ZB düzeylerinin kendisindeki genel bir değişikliği yansıtma bakımından çok karışık görünmektedir.
20. ZB eğrilerindeki ırksal-etnik kaynaklı farklar, erken yaslarda liseyi terk edenlerle, birinci sınıfa girenlerde aynidir. Bununla birlikte zeki genç öğrenciler, ağır öğrenenlerden daha hızlı öğrendikleri için, ayni ZB farklılıkları, erken yaslarda, birinci sınıf ile 12. sınıf arasında öğrenme miktarındaki farklılıklarda artışa yol açar. Büyük çapta yürütülen ulusal araştırmaların göstermekte olduğu gibi, 17 yasındaki zencilerin okuma, matematik ve fen derslerinde performansı, ortalama olarak 13 yasındaki İspanyol beyazların performansına daha çok benzerdir.
21. Zekada, zencilerin kendi aralarında farklı olmalarının nedenleri, beyazların kendi aralarındaki farklılıkların (veya Asyalı ve İspanyolların kendi aralarındaki) nedenleriyle temelde aynidir. Çevre ve kalıtımın her ikisi de bu gruplar arasındaki zeka farklılıklarında etkilidir.
22. Çan eğrisinin bazı ırksal ve etnik gruplar için, neden farklı olduğuna ilişkin kesin bir cevap yoktur. Gruplar arasındaki ZB farklılıklarına ilişkin nedenler, herhangi bir gruptaki bireyler (zenciler,beyazlar veya Asyalıların içinde) arasında farklılıklara yol açan nedenlerden, oldukça farklıdır. Gerçekte, çoğunun yaptığı gibi, bir popülasyonda yüksek (veya düşük) ZB’lü bireylerin bulunma nedeniyle, diğer bir popülasyonda yüksek (veya düşük) ZB’li bireylerin bulunma nedenlerinin ayni olması gerektiğini varsaymak yanlıştır. Çoğu uzman, çevrenin bu çan eğrisini itmede önemli etkisi olduğuna inanmaktadır, fakat kalıtım da bunun içinde yer almış olabilir.
23. Irksal-etnik farklılıklar, her nasılsa ayni sos yo- ekonomik yapıdan gelen bireyler arasında daha küçük fakat halen belirgin durumdadır. Zengin ailelerden gelen zenci öğrenciler, fakir ailelerden gelen zenci öğrencilerden daha yüksek ZB puanı alma eğilimindedirler.
24. Kendilerini zenci olarak tanımlayan hemen tüm Amerikalılar beyaz kökene sahiptir ve beyaz ırktan karışıklığın ortalama % 20 olduğu Amerikalılardır. Kendilerini beyaz olarak görenler , İspanyol asıllılar ve bunun gibi diğerleri de karışık kökenlilerdir. Zeka konusunda, kendisini farklı ırksal kategorilere yerleştirmeyle ilgili yapılmış araştırmaların bulguları, çoğu sosyal bilim araştırmalarında da olduğu gibi, gruplar arasındaki bazı belirgin olmayan biyolojik ve sosyal ayrılıkların karışımı ile ilgilidir (Kimse tersini iddia etmemektedir).
Sosyal Politikadaki Dogurguları
25. Bu konudaki araştırma bulguları herhangi bir sosyal politik yaklaşımı ne salık vermekte ne de engellemektedir. Zira, araştırma bulguları, asla bizim amaçlarımızı belirleyemez. Bununla birlikte bu bulgular, farklı araçlarla, yollarla bu amaçları izlemedeki basarili olma derecesini ve yan etkilerini kestirmede yardımcı olabilirler.
Zekânın Tanımları Ve Tarihsel Gelişimi
Zekâ, diğer pek çok psikolojik değişken gibi, doğrudan gözlenemeyen çok karmaşık yapılardan (construct) biri, hatta en önemlilerinden. Psikoloji bağımsız bir bilim dalı olmadan önce de zekâ ya da zekâ yerine konulan kavramlar üstüne çok şey söylendi ve yazıldı (Bu yazıda, bu tanım ve görüşler üzerinde durulmayacak) Bugünkü testler anlamında zekâyı ilk ölçme girişimi, Fransa'daki okullarda öğrenme güçlüğü olan çocukların normallerden ayrılması amacıyla geliştirilen Binet-Simon (1905) testiyle başladı. Binet'ye göre zekâ, bellek alanı, duyum keskinliği ve tepki hızı gibi basit zihni öğelerle değil, kavrama, hüküm verme, akıl yürütme (ve 'düşünceye belirli bir yön verme', 'düşünceyi arzu edilen bir gayenin gerçekleşmesine intibak ettirme' ile 'kendi kendini eleştirme/kendi yanlışlarını bulup düzeltme') gibi karmaşık işlemlerde kendini gösterir. Bu karmaşık zihni etkinlikleri duyumları ölçer gibi dakik olarak ve doğrudan doğruya ölçmek mümkün değildir. Bireyin zekâsı hakkında güvenilir bir fikir edinmenin yolu, bireyi çözümü yüksek zihni işlemlerin kullanılmasını gerektiren problemlerle karşı karşıya getirmek ve bireyin yaptıklarını objektif olarak saptamaktır. (Toker ve ark., 1968: s. 22-23).
Binet-Simon ölçeği 1908 yılında yaşa göre tekrar düzenlendi ve bazı değişiklikler yapıldı. 1912 yılında Stern , bireyin zekâ yaşının takvim yaşına bölünmesiyle elde edilen Zekâ Bölümü 'nü ( IQ ) önerdi. Binet-Simon ölçeği, ABD'de 1916 yılında Terman tarafından geliştirilerek, 3 ve 16 yaş grubu için standartlaştırıldı ve ölçek, Stanford-Binet Zekâ Ölçeği adını aldı.
937 Terman ve Merrill revizyonunda da amaç, genel yeteneği ( g ) değerlendirmekti; soru sayısı 90'dan 129'a çıkarıldı ve L-M formları yapıldı. Sözel yeteneği ölçen sorular ağırlıkta olduğundan, Stanford-Binet testi, zekâdan çok okul başarısını ölçtüğü yönünde eleştirilmeye başlandı. 1960 Terman ve Merrill revizyonunda ise, Stanford-Binet testinde bir oran olan Zekâ Bölümü yerine, ortalaması 100, standart sapması 16 olan sapma IQ puanı kullanılmaya başlandı. Terman-Merrill 1973 revizyonunda, Stanford-Binet testinde pek fazla değişiklik yapmadı. 1986 revizyonunda (Thordike, Hagen ve Sattler), Stanford-Binet testine sayısal ve sözel yetenek yanında, soyut-görsel yeteneği ve kısa süreli belleği ölçen maddeler eklendi (Daniel, 1997). Tüm dünyada en yaygın kullanımda olan Wechsler ölçeklerinde de, zekânın bir bütün (g) olduğu sayıltısı yatar. Wechsler'e göre, zekâ, kişinin çevresini algılama, çevreyle başedebilme gibi yeteneklerini kapsayan genel bir doğal kapasitedir; zekâyı ölçen testler, maddelerle (item) o maddelere tepki veren birey arasında özel bir iletişim biçimidir.
Tüm Wechsler ölçeklerinin yapıları hemen hemen tümüyle benzerdir: WPPSI (okul öncesi), WISC (çocuklar) ve WAIS (yetişkinler) ölçekleri genel olarak Sözel (genel bilgi, muhakeme, aritmetik, benzerlik, kelime hazinesi) ve Performans (resim tamamlama, resim düzenleme, küplerle desen, parça birleştirme, şifre) alt testlerinden türetilen bir tek puan sağlarlar.
1939 Wechsler Bellevue Form I 'i 1944 yılında Form II takip
etti; 1949 yılında 5-15 yaş grubu için Wechsler Çocuklar İçin Zeka Ölçeği (WISC);
1955 yılında 16 yaş ve üstü için Wechsler Yetişkinler Zeka Ölçeği (WAIS)
geliştirildi. WISC'in 1974 revizyonunda (WISC-R) alt testlerin veriliş sırası
karıştırılarak yaş grubu 6-16'ya çıkarıldı. WISC-R'ın 1974 versiyonu Savaşır ve
Şahin (1988) tarafından kültürümüze uyarlanmış ve standartlaştırılmış olup
yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
Wechsler ölçeklerinin son revizyonlarında (WISC-III, 1991) genel zekâ (g) görüşü
yerini korumakla birlikte; sözel kavrama, algısal organizasyon, işlem hızı ve
çeldirilemezlik şeklinde 4 faktör puanı önerilmiş; WAIS-III'de ise, kapsama
akıcı zekâ (yeni sorunları muhakeme) eklenmiştir (Daniel, 1997). Yukarıda kısaca
özetlenen, yaygın kullanımda olan iki ölçekten başka, grup testleri olan ve I.
Dünya Savaşı yıllarında kullanılan Ordu Alfa-Beta Testleri, Raven Standart
İlerlemeli Matrisler Testi gibi daha pek çok zekâ testi de geliştirilmiş ve
kullanılmıştır.
Howard Gardner, 1983 yılında Frames of Mind adlı eserinde bir insanın en az 7 temel zeka alanına sahip olabileceği fikrini öne sürmüştür. Ona göre zeka, bir kişinin bir veya birden fazla kültürde değer bulan bir ürün ortaya koyabilme veya günlük ya da mesleki hayatında karşılaştığı bir problemi etkin ve verimli bir şekilde çözebilme yeteneği olarak tanımlar (Saban, 2000, s. 36). Linda Campbell’ın Howard Gardner’dan aktardığına göre zeka;
Bireyin gerçek hayatta karşılaştığı problemleri çözme yeteneği
Çözmek için yeni problemler oluşturma yeteneği
Bireyin kendi kültüründe değer bulan bir şey yapma ya da bir hizmeti sunma yeteneği olarak tanımlanmıştır (Campbel & Campbel, Dickinson, 1996, s. XV)
HOWARD GARDNER’ a göre zekanın özellikleri:
Her insan kendi zekasını artırma ve geliştirme yeteneğine sahiptir.
Zeka aynı zamanda değiştirilmekle kalmaz. Aynı zamanda öğretilebilir.
Zeka insandaki beyin ve zihin sistemlerinin birbiriyle etkileşimi sonucu ortaya çıkan çok yönlü bir olgudur.
Zeka çok yönlülük göstermesine rağmen kendi içinde bir bütündür.
Her insan çeşitli zeka alanlarının tümüne sahiptir.
Her insan, zeka alanlarından her birini belli bir düzeyde geliştirebilir.
Çeşitli zeka alanları, genellikle bir arada belli bir uyum içinde çalışırlar.
Bir insanın her alanda zeki olabilmesinin birçok yolu bulunmaktadır.
Zekanın değişik, kısa tanımlamalarını yaptıktan ve çoklu zeka kuramının ortaya çıkma nedenlerini anlattıktan sonra tüm bireylerde var olan zeka alanlarını incelemeye geçebiliriz.
Çoklu zeka kuramı, bireysel farklılıkların önemli olduğu fikrinin geçerliliğidir. Bu kuramın eğitimde kullanımı, her bir öğrencinin özel ilgi ve yeteneklerine olduğu kadar bütün öğrencilerin öğrenme yollarını fark etmeye ve saygı göstermeye bağlıdır (Jasmine, 1996, s. 1). Çoklu zeka kuramı temelde çok kolay bir kuramdır. Kuramın merkezini, “Zeki olmanın bir ya da iki yolu yoktur.” önermesi oluşturur. Zeki olmanın birden fazla yolu vardır. Farklı öğrencilerin farklı zeka alanlarına sahip olduklarını fark ederek bu öğrencilere farklı şekillerde ulaşmayı deneyebiliriz. Zeki olmanın birden çok yolu varsa, öğretimin de birden fazla yolu vardır (Kagan & Kagan, 1998, s. 1.1)
Biz eğitimciler olarak, öğrencilerimiz gelişirlerken onların kelimelerle ve sayılarla daha becerikli hale geldiklerini her zaman fark ederiz. Geleneksel olarak bu gelişimi sağlamayı bizim misyonuz kabul ederiz. Geleneksel eğitim okuma, yazma ve aritmetik tarafından esir alınmıştır. Çoklu zeka kuramının ortaya atılmasıyla birlikte kelimeler ve sayılar konusundaki gelişmenin resim, müzik, kişiler arası gibi alanlardaki gelişmeyle paralel gitmediklerini fark ettik (Kagan & Kagan, 1998, s.1.2).
Çoklu zeka kuramı, bizleri başarılı kılmak için güçlendirmektedir. Bizler, başkalarını ve kendimizi çok farklı şekillerde görmeye başladık. Hiç kimse zeki ya da aptal değildir, her birimizin yegane, farklı zekaları vardır. Artık öğrencilerimize ne kadar akıllısın sorusunu sormayı durdurup, sen nasıl akıllısın sorusunu sormaya başladık. Öğrencilerimizin içindeki gizli kalmış hazineleri bulduk (Kagan & Kagan, 1998, s.1.2).
Howard Gardner’ın 1983 yılında yayımladığı Frames of Mind kitabında bu hazineler (zeka alanları) aşağıdaki şekilde belirtilmiştir. Dr. Gardner’ın teorisi, zekayı 7 kategoriye ayırmıştır (O’neill, 1996, s. 10.).
1. Sözel dilsel
2. Mantıksal Matematiksel
3. Müziksel Ritmik
4. Görsel Uzaysal
5. Bedensel Kinestetik
6. Kişilerarası
7. İçsel
Yararlanılan Kaynaklar
|
|
İlişkili Reklamlar |
|
|
|
PDF Dosyaları
Psikolojik Testler Ve Zekâ
Word Dosyaları
Sunular
![]() |