PSİKOLOJİ ARŞİVİ CD si
3000 Adet; psikoloji psikiyatri ve özel eğitim içerikli dokümandan oluşan eşsiz bir arşiv çalışması... Binlerce dokümanı tek CD de topladık. Ayrıştırılmış konu indeksi, Karma ve Alfabetik, Konular, Konu içerikli Klasörler, İçerik bağlantılı Alt dosyalar, Kolay kullanılma imkanı.
CD ye sahip olmak ve ayrıntılı bilgi için TIKLAYINIZ
| :: Şairler şizofren midir? |
ŞAİRLER ŞİZOFREN MİDİR?
OLGUDAN SORGUYA EĞRETİ DÜŞÜNCELER
Doç. Dr. ASIM YAPICI
Hatırlanacak olursa, Russel
Crowe’un canlandırdığı “A Beautiful Mind / Akıl Oyunları” adlı
filimle birlikte, şizofreni dünyanın pek çok ülkesinde gündemin
en üst sırasına yerleşmişti. Öykü oldukça çarpıcıydı, çünkü bu,
Nobel ödüllü bilim adamı Prof. John Forbes Nash’ın hayat
hikayesi üstüne kuruluydu. Gerçi Prof. Nash bir yönüyle şanslı
bir şizofrendi. Zira başta eşinin ve sosyal çevresinin desteği
sonucu gerçekle hayal arasını ayırt etmeyi başarabilmişti.
Bununla birlikte bu filimde gözden kaçırılmaması gereken en
temel hususlardan birisi ise yaratıcı bir bilim adamı olan Prof.
Nash’in, çalıştığı alanda mevcut paradigmayı değiştiren bir
teoriye imza atmasıydı.
“Akıl Oyunları” filminde gayet iyi işlendiği gibi gerçekle
hayalin arasındaki ince çizginin arkasında saklıdır şizofrenin
hikayesi. İşte bu noktada birbiriyle ilişkili çok çeşitli
soruyla karşılaşmak mümkündür: Acaba aynı bilimsel yaratıcılıkta
olduğu gibi sanatsal yaratıcılıkta da gerçekle hayalin
karıştırılması söz konusu mudur? Sanatsal bir faaliyette bulunan
bir kişi olan şair ile ruhsal bir rahatsızlık olan şizofreni
arasında nasıl bir ilişki vardır? Başka bir deyişle
sanatçılar/şairler şizofren midir?
Bu sorulara cevap verebilmek için sanat ile psikiyatri, yani
yaratıcılıkla ruh sağlığı arasındaki ilişki üzerinde,
derinlemesine olmasa bile, özetle durmak gerekir.
Bilindiği üzere psikanalitik yöntemi benimsemiş olan
psikiyatrlar sanatçıyı ve eserini analiz ederken bilinçdışını ön
plana çıkartmak eğilimindedirler. Aslında sanatçılar da onların
bu tavrının farkındadır. Esasen bu yaklaşım şuur altında, ruhun
en mahrem yerlerinde varlığını gizlice, fakat aktif bir biçimde
sürdüren, çoğu kere bastırılmış arzular, duygular ve
düşüncelerin bilinçli olarak fark edilemediği, lakin fırsat
bulduğu zaman kendisini şuurlu alanda kılık değiştirmiş bir
şekilde hissettireceği varsayımına dayanmaktadır. Bu sebeple bir
psikiyatrın yaratıcı ürünleri yorumlama biçimi çoğu kere
sanatçıyı/şairi tedirgin edebilir. Zira Freud’un teorisi
psikiyatri ile sanat arasındaki ilişkiyi anlamamızda önemli bir
işleve sahip olsa da onun Leonardo da Vinci hakkında yazdıkları
sorgusuz sualsiz kabul edilebilecek cinsten değildir.
Psikanalistler sanat ile nevroz arasında pek ayrım
yapmamışlardır. Halbuki sanat insanın sınır tanımaz
yaratıcılığını ortaya koyarken, nevroz, kısmen geliştirici olsa
da, genelde aşırı ve yoğun yaşandığı durumda insanı ketleyen,
yaşamını çekilmez hale getirebilen ruhsal bir rahatsızlıktır.
Sanat bir yaratma eylemiyse, sanatçı da ürünü ile yaratıcı bir
faaliyeti gerçekleştiren kişiyse, şu soruyu sormak anlamlıdır:
Sanatçıyı normal insandan farklı kılan bu yaratıcılık nereden
kaynaklanmaktadır? Eğer sanatçı normal birisi değilse bu durum,
onun psikiyatrik anlamda bir takım ruhsal bozuklukları olduğu
anlamına gelir mi?
Freud’a göre, sanatçı kişilik yapısı itibariyle içe dönüktür; bu
sebeple nevroza uzak sayılmaz. Çünkü o, güçlü içgüdüsel
ihtiyaçların ve arzuların baskısı altında yaşamaktadır. Onur,
güç, servet, ün ve kadınların sevgisini kazanmak sanatçının en
temel beklentisidir. Ancak o, bu arzularına doyum sağlayabilen
kaynakları elde etme imkanından çoğu kere mahrumdur. Sonuçta,
doyumsuzluğa mahkum bir birey olarak sanatçı, gerçekliğe sırt
çevirip tüm ilgisini ve libidosunu, nevroza yönlendirerek hayal
dünyasını gerçekleştirmeye çalışır. Buna bir yönüyle,
hayalleriyle yaşama veya hayallerin önünde yaprak gibi savrulma
da diyebiliriz. Kuşkusuz bu ifadeye göre, sözcüklerle hayal
dünyasının resmini yapan / yapmaya çalışan şair nevrotik bir
kişilik yapısına sahip bir birey olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ancak bu izah tarzı sanatçının / şairin yaratıcılığını
açıklamada yeterli midir? İnsan sadece bilinçdışıyla hareket
eden bir varlık mıdır? Eğer böyle kabul edilecek olursa o hep
çocuksu bir varlık olarak kalmaya mahkumdur. Halbuki insanın
kendisine has bir bilinci, manevî değerleri, idealleri, geleceğe
yönelik tasarımları ve olanca egoizmine rağmen diğerkam tutum ve
düşünceleri vardır. Bu sebeple bir ressamın resim yapması,
sadece anal dönem saplantısıyla ilişkilendirilerek açıklanamaz.
Keza şair de anal, fallik ve latent dönemlerin herhangi birinde
sıkışmış bir kişiliğe sahip değildir. Aslına bakılırsa
yaratıcılık bütün bunlardan öte bir şeydir. Sanatçının bir takım
saplantılarının olması, şizoid bir karakter arz etmesi ve
fantaziye eğilimli olması muhtemeldir. Fakat tüm bunlar sanatsal
yaratıcılığı açıklamakta yeterli midir?
Adler, sanatsal eylemde aşağılık kompleksinin belirleyici bir
rolü olduğu kanısındadır. Bu da bir yönüyle
sanatçıların/şairlerin, hatta bilim adamlarının eksikliklerini
telafi süreci içerisinde otantik ve orijinal ürünler ortaya
koydukları anlamına gelmektedir. Varoluşçu filozoflar ve
psikologlar ise sanatçıyı yaratıcılığa götüren şeyin
ekzistansiyel kaygılar olduğunu söylerler. Bu da varlığın fani,
yani ölümlü olmasıyla yakından ilişkilidir. May’a göre
sanatçılar genellikle kendi iç imgeleri ve hülyalarına dalmış
yumuşak huylu insanlardır. Ama adaletsizliklere, zorbalıklara ve
zulme karşı oldukça duyarlıdırlar. Karakterinde yumuşaklık olsa
da bu onun pek çok konu hakkında hassas olduğu anlamındadır.
Esasen öfkesi de hassasiyetinden kaynaklanır. Çünkü sanatçı tüm
olumsuzluklara karşı öfkelidir. Asıl öfkesi ise ölüme, yani
yokluğa yöneliktir.
Bazı ruhsal durum ya da bozuklukların yaratıcı süreci
hızlandırdığı bilinmektedir. Ancak şizofreni ve nevroz gibi
patolojik hallerin yaratıcı süreci açıklamakta doyurucu cevaplar
ortaya koyup koymadığı tartışmalı bir husustur. Gerçi sanatsal
yaratıcılıkları olanların genel olarak içedönük, hüzünlü,
fantezi kurmaya eğilimli, sosyal ilişkilerden pek fazla
hoşlanmayan ya da zaman zaman beşeri ilişkilerden kaçınarak
inzivaya çekilen kişiler olduğu günlük gözlemlerimizde bile
açıkça fark edilebilmektedir. Ancak bu ifade, sosyal temsil
anlamında, tam bir genellemeden ibarettir. Genellemeler ise
hakikatin bir tarafına ışık tutsa da diğer tarafını görmezden
gelen söylemlerdir. Zira tamamen dışa dönük, konuşkan ve neşeli
bir kişilik yapısına sahip olan sanatçılara rastlamak da
mümkündür. Şu halde genel bir eğilimden söz edilse de sanat ile
ruhsal bozukluklar arasında doğrudan bir ilişki kurmak sanıldığı
kadar kolay değildir. Sonra şu hususu da vurgulamak gerekir ki,
hem ruhsal açıdan sağlıklı olanlar hem de şizofren ve
nevrotikler, yani sağlıklı olmayanlar yaratıcı faaliyetlere
girişebilirler. Ancak bu noktada şöyle bir soruyla karşılaşmak
da olasıdır: Acaba sağlıklı olanlar ruhsal sıkıntı yaşadıkları
zamanlarda, hasta olanlar da hastalıklarının hafiflediği
dönemlerde mi daha fazla yaratıcı aktiviteler içerisine
girmektedirler? Bu soruyu cevaplamak sanıldığı kadar kolay
değildir. Bu sebeple yaratma eylemini bir ruhsal bozukluk olarak
görmek yerine, ne olup bittiğini anlamaya çalışmak daha anlamlı
ve işlevsel bir tutum olacaktır.
Tekrar sanat ile şizofreni arasındaki ilişkiye dönecek olursak,
öncelikle söylemek gerekir ki, özellikle paranoid tip şizofreni
ile desorganize dağılmış tip şizofreni şair ve sanatçılarda
sıklıkla görülebilen rahatsızlıklardır. Desorganize dağılmış tip
şizofrenler saçma sapan konuşmalar yaparlar ve sosyal çevreleri
tarafından saçma olarak değerlendirilen davranışlar gösterirler.
Ağlanacak şeye gülebilirler, gülünecek şeye de ağlayabilirler.
Duygulanım ifadeleri anlamsız yere sık sık değişir. Şairlerde de
bu tip söylemlere rastlamak olasıdır. Özellikle gerek sembolist
gerekse sürrealist sanatçılar/şairler eserlerinde/şiirlerinde
nesnel anlamı boğdukları ve hayallerinin sınırsız sularında
yüzdükleri için yaratıcı imgeler üretebilmektedirler. Gerçek ile
hayal arasındaki hatların buharlaşmaya başlaması belki de
yaratıcılığın başladığı noktalardan birisidir. Benliğin
örselendiği, bilincin yaralandığı durumlar da bu çerçevede
değerlendirilebilir. Bununla birlikte iyi bir şiirde hem iç
gerçeklik hem de dış gerçeklik kelimelere yansımaktadır ya da
yansımalıdır. Bu da sembollerle ve imgelerle gerçekleşir. Nasıl
sembollerde anlamsızlık söz konusu değilse, dıştan anlamsız
görülse de, hayaller kendi içinde nasıl anlamlı ise imgelerde
aynı şekilde anlamlıdır. Mesele imgeyi çözümlemektir. Onun
çözümlenememesi anlamsız olması demek değildir. Bu noktada
şairlerin, ya gerçekten şizforeni ya da şiir tadında ve
kıvamında yazdıkları dizelerinde şizofrenik söylemlerden
yararlandıklarını söylemek durumundayız.
Sullivan`a göre, şizofreni parçalanma ve karmaşadan kaçınmak
için kullanılan adaptif bir stratejidir. Şizofren birey için
güvenlik ve anlam arayışı, doyum ve gerçeklik gibi
gereksinmelerden daha önemlidir. Varoluşa anlam arayan kişi
olarak şair de, hafif bir şizofrendir. Sanatçılarda böyle bir
durumun olması onların yaratıcılıklarını artırabilir. Nitekim
Jung Paris’te Picosso’nun sergisini gezdikten sonra “bu adam tam
bir şizofren” der. Ancak Garaudy’nin de dediği gibi “Picasso
şizofren olsa da, her şizofren Picasso değildir”. İşte burada
şizofren bile olsa yaratıcı düşünce ve bunun dışa vurumu olarak
sanat eserini değerlendirirken aceleci olmamak gerekir. Zira
yaratıcılık, belki de, “psikopatoloji”den ziyade “normal
psikodinamik”le daha yakından ilişkili olarak izaha
çalışılmalıdır.
O halde yaratıcılık nedir sorusuna cevap aramak durumundayız.
Zira buna cevap bulmadan sanatçı/şair ile psikopatoloji arasında
nasıl bir ilişki olduğunu anlayabilmek çok zordur.
Yaratıcılık, varoluşa yeni şeylerin katıldığı bir zihinsel
süreçtir. Konuyu özelleştirerek şiir bağlamında düşünecek
olursak şair; bakir, otantik ve yaratıcı imge, sembol ve
ifadeleri kah düşünerek kah aniden gelen bir fırtınayla dile
getiren, ama bunu şiirin olmazsa olmazları içerisinde yapmaya
çalışan/yapan bir sanatçıdır. Bu sebeple yaratıcı söylem aynı
zamanda yaratıcı bir hayal gücünü gerektirmektedir. Ancak bu da
yeterli değildir. Çünkü hayalin kelimelerle resmi yapılırken
şiir dili ve şiir sesi dikkate alınmalıdır.
Acaba şair neden şuur altıyla teması kuvvetli olmak zorunda olan
kişidir? Bu soru şiirle nesrin arasındaki farkı da ortaya
koymaktadır. Gerçi nesirde de şuur altı önemlidir, ancak nesirde
şiir dilinde olması gereken özellikleri aramamak gerekir.
Şair iç dünyasının, yani şuur altı ve hatta şuur dışının engin
zenginliğinden ilham alır. Söylemin şiir dilinde ve sesinde
olması işin teknik tarafıdır. Ancak bu teknik taraf
gerçekleşebilmek için önce şuurun yarılarak aradaki çatlaktan
öte tarafın, yani ırmağın karşı tarafının rengini ve kokusunu
hissetmek, duyumsamak önemlidir. Buna “ne demek yani… şair şaman
gibi bir şey midir?” diye itiraz edilebilir. “Evet. Şair
orijinal, otantik ve yaratıcı bir ürün ortaya koymak istiyorsa
raks eden şaman gibi kendisinden geçerek görüntü aleminin
kapısını kapatmalı ve hayal aleminin kapısını aralamalıdır”.
Buna ırmağın diğer kenarına geçme de diyebiliriz. Mevcut kıyı
nesir alanına aittir, ötelerdeki kıyı ise şiire. İşte iyi
şairler “hep öte taraftan yazarlar”. Lakin öte taraftan yazmak
pek çok sağlıklı insan için çok zordur. Özel bir konsantrasyon
gerektirir bu. Ancak ruhsal olarak hafif bir şizofreni, hafif
bir nevroz yaşayanlar şuur dışıyla teması daha fazla kurma
şansına sahiptirler. Şuur dışı şuurlu hayata göre anlamsızlık
alanı olduğu için şizofrenin anlamsız konuşmaları normal
insanlara garip gelebilir. Çünkü şuur dışı semboller alanıdır.
Sembollerin zamana, mekana ve dünyevi anlamda mantıksal
kurallara tabii olmaması ise yaratıcılığın başladığı yerdir.
Şair şuur altından ve hatta şuur dışından ne kadar çok
beslenirse, söylediği şiir iyi şiir haline gelebilir. Şizofrenik
söylemler ne kadar çok olursa sembolik ve imgesel söylemler de o
nispette kaliteli bir yapı kazanacaktır.
Sahi şairler gerçekten şizofren midir?
Belki de…Olabilir ya da değillerdir… Kimbilir?
http://www.turkedebiyat.net/asimyapicikose03.htm
|
|
![]() |
![]() |