|
ALO RANDEVU HATTI (0212) 570 32 23 Bakırköy / İncirli |
Psikanaliz ve Edebiyat
Edebiyat ile psikodinamik ve psikiyatrik olarak
en ciddi ilgilenen bilim adamı hiç kuşkusuz Freud’dur. Freud’un bilinçaltı ile
buna bağlı olarak geliştirdiği cinsel baskılama ve dışavurum kuramları, ilk
olarak bizzat Freud tarafından edebiyata uygulanmıştır. Freud’un, teorilerini
geliştirirken, Antik Yunan Edebiyatı ve mitolojilerinden gereğinden fazla
yararlandığı da bilinen bir gerçektir.
Freud’un edebiyat sürecine hep dışarıdan baktığı, ürüne çok ilgi göstermekle
birlikte, yaratım sürecini zihninde canlandıramadığı ve bu yüzden de edebiyata
ve edebiyatçıya buz gibi bir bilim adamı soğukluğu ile yaklaşarak işin sırrına
eremediği sıklıkla iddia edilmiştir. Oysa tarafsız bir inceleme gösterecektir
ki, Freud edebiyat ve edebiyatçıya yaklaşırken olabildiğince alçakgönüllü
davranmış ve eseri diğer psikanalistler gibi yargılamak yerine, analizlerini
‘sanat eseri eleştirisi’ sınırlarının dışına çıkmadan sunmaya olabildiğince özen
göstermiştir.
Birçok bilim adamı, sanatçıyı ve dolayısıyla da edebiyatçıyı psikopatolojik
bir travma içerisinde görürken, Freud tam tersine, yaratıcılığın psikopatoloji
ile değil, normal psikodinamik ile daha yakından ilgili olduğunu savunmuştur.
Edebiyatçı, yaratıcılık sürecinde bilinçdışının imge ve simgelerini kullanır;
kullanmak zorundadır. Bu, bir yaratıcı ego gerilemesidir. Edebiyatçı bütünleşmiş
bir egoya sahipse, bu gerileme ile kolaylıkla başa çıkar ve yarattıkları kâğıt
üzerinde kalır; gerçek hayatını etkilemez. Fakat iyi bütünleşmemiş bir ego
sahibiyse söz konusu edebiyatçı, sanatsal yaratı süreci içerisinde iken
kendisini kolaylıkla bir psikozun orta yerinde bulabilir.
Freud ve psikanaliz düşüncesi, sanatçının tüm faaliyetlerini bilinçdışı
alanlara indirger. Freud, burada oldukça yanılmış, diğer konulardaki üstün
analiz yeteneğine rağmen, kuramının çok ama çok doğru olduğuna o kadar
inanmıştır ki, estetik kaygıyı neredeyse yaratıcı sürecin dışında tutmuştur. Bu
nedenle psikanaliz, yaratma süreci ile ilgili ancak belirli düzeyde ve belirli
bir çerçeve içerisinde görüş sunabilir. Freud da zaten, ilerleyen yaşlarında,
psikanalizin sanatsal yeteneğin doğasını aydınlatma ve sanatçının çalışma
yöntemlerini açıklama konularında hiçbir şey yapamadığını itiraf etmiştir.
Freud’un bu konudaki bir diğer önemli görüşü de, yazma eylemini oyun oynama
eylemi ile eşitlemesidir. “Çocuk oyun oynarken ne yaparsa, yaratıcı yazar da
aynı şeyi yazarken yapar.” görüşünü öne sürerek, yazma eyleminin bir öğrenme ve
eğlence kaynağı olduğu kadar bir deşarj kaynağı olarak da kullanıldığının altını
çizer. Çocuk oyun oynayamayacak kadar büyüdüğünde fantezi kurmaya başlar. Freud,
aynı zamanda, mutlu kişilerin asla fantezi kuramadığı görüşünü de öne sürer.
Böylece edebiyatçıları doyumsuz kişiler olarak betimleyip, onların yapıtlarını
da doyumsuzluklarının bir dışavurumu ya da eşdoyurumu olarak kabul eder.
Freud, yaratıcı yazarlığı bu biçimde, ‘sadece fanteziden ibaret bir şey’
olarak küçümser ve estetik kaygıları da neredeyse hiçbir önemi yokmuşçasına
devreden çıkartır. Freud’un sanata ve edebiyata bakış açısındaki temel problem
de şundan başka bir şey değildir: Estetik değerlendirmeden yoksun bir bilim
adamı vurdumduymazlığı.
Öte yandan, sanatçılara çok daha yakın duran, kendisi de bir sanatçı olan
Jung’ın, sanata ve sanatçıya bakışı daha yakın ve sıcaktır. Kolektif
bilinçdışının taşıyıcıları olarak sanatçıyı, insanlık tarihinde üstün
özelliklerle ayrı bir yere koyar ve onu Freud’un aksine yüceltir. Jung, kişisel
bilinçdışının kolektif bilinçdışının bir parçası olduğunu ve bu bilinçdışı
alanının insansal ve hayvansal geçmişten ‘arşetipler’ içerdiğini öne sürer.
Yaratıcı yazma yeteneği olan insanlarda, bu arşetiplerin bilinçdışı canlanışı
gerçekleşir ve bu insanlar sanatsal yapıtlarını böylece ortaya koyarlar.
Edebiyatçılar bu açıdan bakıldığında, insanlığın ortak bilinçdışı deneyim ve
kültürel özelliklerini çağa ve yaşanılan güne taşıyan kişiler olarak evrensel
bir işlev görmektedirler. Nevrozlar ya da başka psişik rahatsızlıklarda da
arşetipsel belirtiler ortaya çıkabilmektedir; fakat sanatçılığı, başka bir
deyişle yaratıcılığı, bir nevroz belirtisi olarak görmek mümkün değildir.
Freud’un gözden kaçırdığı bu ayrımı Jung ortaya koymuştur.
Kaynaklar
1. Alper Y., Yaratıcı – Sanatçı Psikodinamiği ve Şiir – Psikiyatri İlişkisi,
OkuyanUS Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2001, İstanbul.
2. Alper Y., Bayraktar E., Karaçam O., Herkes İçin Psikiyatri, Era
Yayıncılık, 1997, İstanbul
3. Colp, Jr. R. Psychiatry and The Creative Process, Kaplan HI, Freeman AM,
Sadock BJ, Compherensive Textbook of Psychiatry, 3. Cilt, 3. Baskı, Williams and
Winkins Comp, 1980, Sf: 3112 – 21
4. Freud S., Sanat ve Sanatçılar Üzerine, Çev. Kamuran Şipal, Bozak
Yayınları, 1979, İstanbul.
5. May R., Yaratma Becerisi, Çev. Oysal A., Metis Yayınları, 1987, İstanbul.
6. Storr A., Yaratma Dürtüsü, Yayınevi Yayıncılık, 1992, İstanbul.
7. Tunalı I, Sanat Ontolojisi, 3.Baskı, Sosyal Yayınlar, 1984.
8. Velioğlu S., Akıl Hastası ve Sanatçı, Yaşam Yayınları, 1978, İstanbul
|
|