![]() |
Özürlüler ve Yaşam Algısı
Özürlü; "normal bir kişinin kişisel ya da sosyal yaşantısında
kendi kendisine
yapması gereken işleri, bedensel veya ruhsal yeteneklerindeki kalıtımsal ya da
sonradan olma herhangi bir noksanlık sonucu yapamayanlar" olarak tanımlanmıştır.
Bireyin fiziksel işlevlerindeki bozukluk ve bunların hareket yeteneğinde
yarattığı eksiklik ve güçlük, onu toplumun diğer bireylerinden farklı kılar. Bu
farklılık engellilerin yaşadığı ayrımcılığın da asıl nedenidir. Bilindiği gibi
her türlü ayrımcılığın temelinde farklı olmak, yani "alışılmamış özelliklere"
sahip olmak vardır. Fiziksel işlevlerdeki bozukluklar ve bunların hareket
yeteneği üzerinde yarattığı sınırlamalar bireyi toplumdan uzaklaştırır.
Toplumsal destek sistemlerinin yetersizliği, toplumun dışlayıcı tutum ve
davranışları da engelli bireyin topluma eşit bireyler olarak katılmasını önler.
Bilindiği gibi aile, çocukların sağlıklı olarak yetiştirilip, gelişebileceği,
önemini hiçbir zaman yitirmeyen evrensel bir kurumdur. Özellikle, ilk davranış
kalıpları, toplumsal hayata ilişkin kural ve roller, temel alışkanlıklar,
mutluluklar, sevgiler, günlük ilişkiler içinde ailede öğrenilmektedir. Bu
nedenle normal ya da özürlü, sorunlu ya da sorunsuz olsun her çocuğun, içinde
büyüyüp gelişebileceği bir aileye gereksinimi vardır. Çocuğun özürü kesin olarak
tanımlandıktan sonra, aile bireylerinin çocuğu ve özürünü kabullenebilmesi çok
önemlidir. Ancak aileler bu sürece ulaşıncaya kadar bazı aşamalardan
geçmektedirler.
1.Şok: Çocuğunun özürlü olduğunu öğrenen ailelerde sıklıkla gözlenen tepkilerden
ilkidir. Genellikle bu durum; ağlama, tepkisiz kalma ve kendini çaresiz hissetme
şeklinde ortaya konmaktadır.
2.Reddetme:Bazı anne-babalar çocuklarının özürlü olduğunu kabul etmek
mistemeyebilirler, bir savunma mekanizması olan reddetme, bilinmeyene karşı
duyulan korkudan kaynaklanmaktadır. Çocuğun ve kendilerinin gelecekte
yaşayabileceklerine yönelik duyulan endişeler, kaygılar, üstlenilmesi gereken
sorumluluklar, "halimiz ne olacak?" sorusuna yetersiz kalan açıklamalar,
reddetme davranışının görülmesine neden olmaktadır.
3. Acı Çekme ve Depresyon: Genellikle anne-babalar özürlü çocuğa sahip olmaları
mnedeniyle hayal kırıklığına uğrarlar. Çoğunlukla anne-babalar için özür;
hayallerinde yaşattıkları ideal çocuğun yok olmasının sembolü olabilmektedir,
Böyle bir durumda duyulan acı, gerçekten çok sevilen birinin kaybedilmesi
karşısında duyulan acıya eştir. Acı çekme, gerçeğin kabul edilmesini
kolaylaştıran bir duygu olarak görülmektedir.
Depresyon ise; genellikle acı çekme süreci sonunda ortaya çıkmaktadır.
Çoğunlukla anne-babalar yüklendikleri sorumluluklar karşısında her şeye
güçlerinin yetmeyeceği inancı ile depresyona girmektedirler. mAcı çekme ve depresyon sonucu ailelerde "geri çekilme" ya da "sosyal
etkileşimlerden kaçınma" davranışları gözlenebilmektedir.
4.Suçluluk Duyma :özürlü çocuğa sahip olan her ailede yoğun olarak, acı çekme
ile gözlenen tepkilerdendir. Anne babaların çocuklarındaki özüre kendilerinin
neden olduklarını düşünmelerinden ya da bazı hatalı davranışları sonucunda tanrı
tarafından cezalandırılmış olabileceklerine inanmalarından
kaynaklanabilmektedir.
5.Kararsızlık: Özürlü çocuğa sahip olan bazı anne babalarda, duruma hemen uyum sağlama gözlenirken, bazılarında bu süreç daha uzun sürmektedir. Kabullenmede görülen kararsızlık, aile bireylerinin birbirlerini suçlamalarından kaynaklanabilmektedir.
6.Kızgınlık Duyma: Kızgınlık duyma, genellikle anne babaların kabullenme
sürecinde yaşanılan ve kabullenmeyi engelleyici duygudur."Neden ben?", "neden
benim/bizim çocuğumuz" soruları sıklıkla sorulur. Kızgınlığı kişi kendine
yöneltebileceği gibi ailenin diğer üyelerine, özürlü bireye ve diğer insanlara
yansıtabilir. Doktorlar, eğitimciler ve terapistler de kızgınlık duyulan kişiler
olabilmektedir.
7.Utanma: Her anne-baba kendi çocuğunun başarılı olmasını, onaylanmasını vekabul görmesini arzu eder ve bundan da son derece gurur duyar. Oysa özürlü
çocuğun, çevrede kabul görmemesi, hatta alay edilmesi, acınması, korkulması vereddedilmesi gibi olumsuz tutum ve davranışlar yaşayabilmektedirler. Tüm bunlarkarşısında aile, özürlü bireyden utanma duygusu geliştirebilmektedir. Sıklıkla,
başkaları ile görüşmeyerek, çocuklarını da eve kapatmayı tercih etmektedirler.
8.Uzlaşma: Bu davranışları gösteren kişiler, sıklıkla "eğer çocuğuma bir çare bulursan, hayatımı sonuna kadar sana adarım" inancını taşımaktadırlar. Çocuğun derdine çare bulunması, ailelerde son girişim olarak ele alınmaktadır.
9.Uyum Sağlama ya da kabul Etme: Anne babanın çocuklarıyla daha olumlu ilişkiler
kurabileceklerini fark etmeleriyle başlayan bir süreçtir. Aile üyelerinin
tümünün, özürlü çocuğun ailelerindeki varlığı gerçeğini kabul eteleri
aşamasıdır. Kaygılar, korkular azalmış, utanma gibi olumsuz duygularla baş
edilmiştir. Artık aile çocuk için ve çocukla birlikte neler yapılabileceğini
düşünür ve planlamaya başlamıştır. Böyle bir ortamda çocuğa da kendi özürünü
kabul etme ve onunla daha nitelikli bir yaşam sürme şansı tanınmış olacaktır.
Ailelerin böyle bir süreçte bu aşamalardan geçmesi doğaldır. Ancak ailenin bu
aşamalardan herhangi birinde takılıp kalması beraberinde ruhsal problemleri
getirerek duruma uyum sağlama ve kabul etmeyi zorlaştıracaktır.
İSTATİSTİKLER
Dünyada özürlü insanların çoğu gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Onların
sayıları hakkında çeşitli tahminler vardır. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO)
yeryüzünde beş yüz milyondan fazla insanın özürlü olduğunu, toplam nüfusun onda
birini özürlülerin oluşturduğunu belirtmektedir.
Ülkemizde özürlülere ilişkin sayısal verilerin yetersizliği nedeniyle Dünya
Sağlık Örgütünün %10'luk oranına göre 6,5 milyon özürlünün olduğu tahmin
edilmektedir . Bunun anlamı her on kişiden birinin özürlü olduğudur. En iyimser
tahminle ortalama hane halkı sayısını dört kabul edersek, özürlülüğün, ülkemizde
yaklaşık 26 milyon insanı yakından ilgilendirdiğini ifade etmek yanlış
olmayacaktır.
|
Ürününüzü ve Web Sitenizi Tanıtmak mı İstiyorsunuz? Hemen Yandaki Butona Tıklayıp sizde Google Reklamlarıyla Tanışın |
|
Yakın akrabaların ve çevrenin desteğinin sağlanması, özürlü bireyin günlük
yaşama katılımının kolaylaştırarak, toplumsal yaşamda yerini almasına katkı
verici çalışmalar gerçekleştirilebilir. Bu durum ailenin diğer üyelerini
rahatlatacaktır. Akrabalık ilişkilerinin yoğun olmadığı toplumlarda özürlü
ailelerinin bu türden gereksinimleri, gönüllü aileler organize edilerek,
"paylaşılan bakım", "aileden aileye destek ve kendi kendine yardım" gibi gruplar
aracılığıyla karşılanmaya çalışılmaktadır
Aile yaşamında kardeşler arası ilişkiler, üzerinde durulması gereken önemli konulardan biridir. Özürlü birey ve kardeşleri arasındaki ilişki hoşgörülü, sevgi dolu ve paylaşıma dayalı olabildiği gibi öfke ve utanç duygularının hakimolduğu bir yapıda da olabilir. Kardeşler arasındaki ilişkinin niteliğini doğal molarak ebeveynin tutumu ve davranışları belirleyecektir. Bu konuda, küçük yaşta yapılacak bilgilendirmenin, çocukların sorunlarla baş etme kapasitelerinin daha yüksek olması nedeniyle, etkili olacağı vurgulanmaktadır
Aile aynı zamanda sevgi, saygı ve beraberliğin paylaşıldığı en temel
yapıtaşıdır. Victor Hugo'nun dediği gibi, "Yaşamda en yüce mutluluk, sevildiğini
bilmekten geçer"
SOSYAL UYUM VE YAŞAMI ANLAMLANDIRMA
Var olmak... Algılamak ya da algılanmak... Sakat olmak demek farklı olmak
demektir. Diğer insanlar gibi. Her insan farklıdır. Kimisi uzundur, kimisi kısa.
Kimisi yaşlıdır kimisi genç. Ya da kimisi siyah, kimisi beyaz. Öyleyse bireysel
bilince erişip kendi kendini kabul edip, kendi kendini tanıyıp, tüm
eksiklikleriyle, tüm iyi yönleriyle kabul etmek gerekir. Sakat olmak demek,
topal, kambur, kör, sağır her neyse işte ben bu şekilde varım demek. Ancak kendi
kendinizi kabul edip, kendinizi severek toplumun bu kalıplarından kendinizi
kurtarabilir ve kendinizi topluma daha iyi anlatabilirsiniz.
Sakat olması, Shakespear'i dünyanın en iyi oyunlarını yazmaktan alıkoymadı.
Abraham Lincoln'un bedensel olarak engellerinin olması 4 yıl boyunca Amerika
Birleşik Devletlerini yönetmesini engelleyemedi. Kör olmak Aşık Veysel'in
"Güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa" gibi ölümsüz eserler
vermesinin önüne geçemedi. Stephen Hawking gibi sürekli tekerlekli sandalyede
olan birinin 'Hawking Radyasyonu' diye bilinen ve evreni daha iyi anlamamızı
sağlayan teori üretmesini ise hiç engelleyemedi. İleri düzeyde sağır olan
Beethoven'ı şimdiye kadar yapılmış en güzel müziklerin bir çoğunu bestelemekten
alıkoymadı. Aslında tarih, çok ciddi özürlü olmalarına karşın çok büyük işler
başarmış büyük şahsiyetlerle doludur. Büyük İskender kamburdu. Ünlü bir ozan
olan Homer kördü. Renoir, en güzel başyapıtlarından bazılarını parmakları
romatizmadan çarpılmışken resmetti, resim fırçası eline kayış ile tutturulmuştu.
Handel en büyük eseri "Hallelujah Korosu"nu bestelediğinde sağ tarafı felçliydi.
Ve Edison, pikabı icat ettiğinde sağırdı. Fakat aklınıza şöyle bir soru
gelebilir. Bunları başarmak için mutlaka sakat mı olmak gerekir? Öyle olması
tabii ki gerekmiyor.
Bu çok bilinen bir hikaye olan, her an kendisini öldürebilecek ıstıraplı bir
hastalığı olan Yunan askerinin hikayesine benziyor. Bu asker, her an ölmeyi
beklediğinden ,savaşmaktan korkmaz olmuştu. Kaybedecek hiç bir şeyi yoktu.
Generali Antigonus, onun bu denli cesurca savaşmasına öyle hayran oldu ki;
hastalığını en iyi doktorlara tedavi ettirdi. Fakat, o günden sonra bu yiğit
asker, cephelerde görülmedi. Hayatını riske atmak yerine uzak durup, kendini
savunmaya çabalar oldu. Hastalığı iyi savaşmasını sağladı, fakat sağlığına
kavuşup, rahata ermesi bir asker olarak yararlılığını yok etmişti.
Eğer sakat olmasaydık asla meşgul olunmasaydı bir konuda insanlarca
yapılanların en iyisini yapmaya çalışılmaz, ihtimallere karşı savaş verilmezdi..
"Tanrı'nın Dokunuşu" adlı şaheserin şairi Myra Brooks Welch, tekerlekli
sandalyesinin koluna vurarak söyle derdi:"Ve Tanrı'ya bunun için şükrediyorum.
"Bir tekerlekli sandalye için şükretmek! Fakat tekerlekli
sandalyeli günlerine kadar o muhteşem kabiliyeti saklı kalmıştı. Ve şimdi
şiirleri tüm dünyayı şevke boğuyor.
Harvard Üniversitesi'nin en önemli başkanlarından biri olan Charles Eliot,
doğuştan gelen önemli bir yüz çirkinliği nedeniyle, kendini delikanlı iken
korkunç hissederdi.Ta ki; birgün annesi ona hayatını değiştirecek bu öğüdü
verene kadar. Annesi şöyle demişti:" Oğlum en iyi operatörlere başvurduk.
Hepsi de senin bu özüründen kurtulmanın mümkün olmadığını söyledi. Fakat,
Tanrı'nın yardımı ile öyle büyük bir akıl ve ruh geliştirebilirsin ki; insanlar
yüzüne bakmayı bile unuturlar! " Ve Eliot da öyle yaptı.
Evet, kör, topal, sağır v.s olunabilir.Ancak bu varoluşu ve yaşama katılmayı
engellememeli.Her insanın dünyaya gelmesinin bir nedeni vardır. Neden “BEN “
sorusunu sormak yerine toplumun size yüklediği normal ve anormal kalıplarından
kurtularak her birimiz farklılığımızı kabullenerek, kendi kendimizle barışık bir
birey olma yolunu seçmeliyiz.
“Ben bu halimle varım, tıpkı diğer insanların kendi halleriyle varoldukları
gibi” dediğinizde kendinize olan güveniniz artacak, yapabileceğiniz şeyler
fazlalaşacak ve yaşam daha iyi anlaşılacaktır.
Konuşmamı yine görme ve işitme engelli olan ve 19.yy a damgasını vurmuş
şahsiyetlerden biri olan Helen Keller ile William Shakespeare'in sözleriyle
bitirmek istiyorum;
Yüzünü günese çeviren insan, gölge görmez. -Helen Keller
İnsanların çoğu duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu
için.
yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermediği için.
ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için..-William Shakespeare
|
|
İlişkili Reklamlar |
|
|
|