![]() |
Ölüm Psikolojisi
Ölüm Kavramı
Araş. Gör. Fuat TANHAN
Ankara Üniversite Eğitim Bilimleri Fakültesi
Rehberlik ve Psikolojik Danışma Bölümü
Araş. Gör. Figen ARI
Hacette Üniversitesi Sağlık Meslek Yüksekokulu
Psikiyatri Hemşireliği Doktora Programı
Ölüm varoluşun ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanoğlu varolduğundan bu yana ölüme ilişkin düşünceler ortaya atmıştır. Ölüm istenmese bile kaçınılmaz bir şekilde insanoğlunun karşılaşacağı bir durumdur. Düşünce tarihi boyunca ölümün çok farklı şekillerde tanımı yapılmıştır. Hemen hemen bütün tanımların ortak noktası ise; canlı organizmanın kendini yenileme yeteneğini yitirmesini vurgulamalarıdır.
Yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan ölüm, insanoğlunun her
zaman ilgi duyduğu bir konu olmuştur. Çağlar boyu insanoğlu ölüm üzerine
düşünmüş ve onu tanımaya çalışmıştır. Çünkü ölüme ilişkin sorgulama, yaşamın
anlamlandırılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Ölümün düşünülmesi ve
araştırılması manevi değerlerin oluşturulmasında oldukça etkili olabilmektedir (Kübler
Ross, 1997). “Ölüm düşüncesi” kimi için bir stres kaynağı iken, kimi için
stresten kurtulma yolu; kimine göre bir yok oluş iken, kimine göre de ölümsüz
bir hayatın başlangıcıdır. Bu bakış açısı sonucunda kimi insan, ölüm karşısında
çok kaygılanırken; kimi sevinç duyabilmektedir.
İnsanoğlunu bu denli meşgul eden ölüm kavramının farklı kültürlerde ve
toplumlarda farklı tanımları yapılmıştır. Ölüm, canlı varlıklardaki yaşamsal
görevlerin bir daha yinelememek üzere sona ermesi (Hançerlioğlu, 1978); ölüm
hayatın sonu, yaşamın bitişi, ömrün sona ermesi (Longman, 1997) veya bir insan,
hayvan ya da bitkide yaşamın tam ve kesin olarak sona ermesidir (Doğan, 1982)
şeklinde tanımlanmıştır. Ölüm, ölme süreci ve bu sürecin sonunda da tanımlandığı
için bu alanda pek çok tıbbi-teknik tanım yapılabilmektedir. Tüm bu tanımlarda
ortak olan nokta ise canlı organizmanın kendini yenileme yeteneğini yitirmesi
veya hayati organlardan birinin ya da bir kaçının tamamen işlevini yitirmesiyle
hayatın sona ermesidir (Çobanlı ve Salt, 2001).
Farklı şekillerde tanımlanabilen ölüm, hayatın her alanına,
sanata, edebiyata, felsefeye ve bilime konu olmuştur. Hintliler’in Vedalar’ından
çağdaş düşünürlere kadar insanoğlu ölümün anlamını açıklamak yoluyla ölüme
ilişkin korkularının üstesinden gelmeye çalışmıştır. Ölüm konusunun işlendiği en
önemli alanlardan biri de şüphesiz felsefedir. Antik Yunan filozoflarından
Epikür “Benim olduğum yerde ölüm yok, ölümün olduğu yerde de ben yokum. Onun
için ölüm bana bir şey ifade etmiyor” diyerek ölümü yaşamdan dışlarken
Stoacılar, Epikürcülerin tam tersine ölümü hayatın en önemli olaylarından biri
olarak görmüşler ve “İyi yaşamayı öğrenmek, aynı zamanda iyi ölmeyi öğrenmek
veya iyi ölmeyi öğrenmek iyi yaşamayı öğrenmektir” (Geçtan, 1989) diyerek ölümü
yaşamın merkezine koymuşlardır. Çağdaş varoluşçulardan Karl Jasper “Felsefe
yapmak ölmeyi öğrenmektir” (Hançerlioğlu, 1978) diyerek Stoacıların ölüme
ilişkin bakış açılarını bir adım öteye taşımıştır.
Felsefe ekolleri içerisinde ölümle en çok ilgilenen Varoluşçu ekol olmuştur. Bu
ekolün önemli temsilcilerinden Heidegger, biyolojik anlamda yaşam ve ölüm
olgularının birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığını buna karşın psikolojik
olarak iç içe geçtiğini düşünür. Heidegger’e göre ölüm, fiziksel olarak yok
edicidir ancak ölüm düşüncesi kurtarıcıdır (Geçtan, 1989). Varoluşçu
Psikoloji’nin de temel kavramları arasında yer alan ölüm, insanların içinde
bulunduğu en büyük ikilem olarak açıklanmaktadır. İnsan isterse ölümü seçebilir
fakat, istemese de ölümü yaşayacaktır. Ölüm varoluşun çözemediği fakat yaşamak
zorunda olduğu, belki de yaşamın anlamının içinde saklı bulunduğu en büyük
gizemdir (Yakıt, 1983). Varoluşçulara göre ölüm, insanda varoluşsal farkındalığı
artırarak bizi bir varoluş şeklinden daha yüksek olana sevk etmektedir (Yalom,
1999).
Ölüm olgusu çoğu kez dini hayat ile ilişkilendirilmiştir. Bazılarına göre
dinlerin ortaya çıkmasında ölüm ve ölüm kaygısı belirleyiciyken; kimilerine göre
ise, insanların ölüm korkularını azaltmada dinlerin önemli fonksiyonları
olmuştur. Dini sistemlerde ölüm ve ölüm sonrası ile ilgili çok fazla yazılı,
sözlü ve pratik gelenek vardır. Dinleri gizemli ve cazip hale getiren
özelliklerden biri de onların ölüm ve ölüm sonrasına getirdiği açıklamalar
olabilir. İslamiyet ölümü, “Allah’tan gelen varlığın yine O’na dönmesi olarak”
kabul ederken Hristiyanlıkta bazı düşünürler -Aziz Augustine başta olmak üzere-
insana verilmiş bir ceza olarak görürler. Onlara göre Hz. Adem’in işlediği
günah, insanoğluna ölümü getirmiştir (Aydın, 1999).
İnsanın “ölmek zorunda olan bir varlık” olduğunun bilincinde olması onu derinden etkilemektedir (Fromm, 1994). İnsanın zihninde ölüm düşüncesine yer vermesinde kendi sonunu düşünmesi etkili olabildiği gibi, çevredeki bir takım uyarıcıların da bunda etkisi olabilmektedir. Hatta ölüm düşüncesinin oluşmasında çevresel faktörlerin daha büyük önemi vardır. Çünkü, ölüm insanın bizzat tecrübe alanı dışında gerçekleşen bir olaydır. Bu yüzden insanlar, çevresindeki diğer insanların ölümleriyle ilgili olarak yaşadıkları tecrübelerden yola çıkarak ölümle ilgili tutumlar geliştirmektedirler (Alkan, 1999).
Ölüm düşüncesinin insan hayatına etkisi kaçınılmazdır. Ancak aşırı, ölçüsüz, patolojik şekilde ortaya çıkan ölüm düşüncesi insanın psikolojisini olumsuz etkileyebilmektedir (Karaca, 2000; Köknel, 1985). Bu nedenle insanın dengesini koruması açısından ölüm düşüncesinin sınırlarını belirlemek önemlidir. Bu denge ve uyum bozuldukça insandaki kaygı düzeyi artmakta ve yaşadığı çevreye uyum sağlaması güçleşebilmektedir. Bunun yanı sıra zihinde tamamen bastırılamayan, ara sıra belirli ölçülerde hatırlanan ölüm, insan hayatına katkıda bulunabilmektedir.
İnsanın, ölümün varlığının bilincinde olması, yaşamına anlam katmaktadır. Yaşamını anlamlandırmaya çalışan insan, ölüm karşısında yaşamı bütünüyle daha güzel ve yoğun olarak yaşayabilmektedir (Alkan, 1999). Ölüm fikriyle bütünleşmek, insanı korkulu ve kötümser bir ruh haline sevk etmekten çok, değer yargılarıyla dolu bir yaşama yöneltebilir (Yalom, 1999). Ölüm düşüncesinin hayatımıza katkıda bulunduğunu savunmak pek kolay görülmemektedir. Ancak, ölüm düşüncesinin dışlandığı bir hayatın da yoğunluğundan çok şey kaybedeceği bir gerçektir.
Makalenin Devamı İçin Tıklayınız
Bir Makale
|
::
Yaşlılık Döneminde Ölüm Ötesi Psikolojisi Üzerine Bir Alan
Araştırması Mustafa KOÇ Cumhuriyet Üniversitesi Makale Özeti |
|
Ölüm ötesi hayat olgusu, özellikle yaşlılık döneminde ölüm olgusuyla birlikte bireyin düşünce dünyasına yoğun olarak giren ve tamamen onun inanç düzeyiyle yakından ilgili olan bir olgudur. Bireye, kendi kapasitesini aşan olaylar karşısında (ölüm vb.) doğrudan realiteyi kavraması zor geldiği için ölüm ötesi hayat tesellilerine inanması psikolojik olarak daha kolaydır. Bu açıdan bakıldığında ölüm ötesi hayat inancı, bireyin psikolojik fonksiyonlarını koruması anlamında savunma mekanizması olarak da değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu mekanizma, doğru zamanda ve doğru şekilde kullanılırsa ruh sağlığını koruyucu önemli bir fonksiyon icra edebilir. Öte yandan ölüm ötesi hayata inanmanın önemli bir yönü de bireyin bu inanca dayanarak, karşı karşıya kaldığı zorlukları daha kolay aşma imkanına sahip olmasıdır. Dinî inanç düzeyi yüksek olan bireye göre yaşadığı bu hayat, bir imtihan sürecidir. Bu dünyada birey, yaratıcısı tarafından bir takım sıkıntılarla imtihan edilebilir. İnanan kimse bilinçli olarak mevcut şartlar çerçevesinde bu imtihanı lâyıkıyla vermeye çalışır. Bireyin bu motivasyonunun temel sebebi ise, ölüm ötesine olan inancıdır. Bunun yanı sıra söz konusu inanç sayesinde birey, beşerî kanunlarla yargılanması sonucu sosyal hayatta çeşitli sebeplerle haklı olduğu halde haksız duruma düşse de ölümden sonra mükâfat/ödül ve mücâzât/cezanın âdil olarak dağıtılacağına olan inancı tamdır. İşte bu bağlamda bireyin bu gibi psikolojik olarak en bunalımlı olduğu dönemlerinde bile, ölüm ötesi hayat inancı devreye girmekte ve mevcut problemlerinin çözümünde bireyde meydana gelen stresi ve gerginliği azaltıp onu rahatlatabilmektedir.2 Bireyde meydana gelen ölüm korkusu ve kaygısının ölümsüzlük arzusuna, dolayısıyla ölüm ötesi hayat inancına sebep olduğunu söylemek, bu durumun bireyin ruhsal yapısında oluşturacağı etkiyi korku ve kaygı çerçevesinde kabul etme anlamına gelebilir. Bu bağlamda ölüm ötesi inancı ile ölüm korkusu arasında bir ilişkinin varlığından söz edilse bile söz konusu durum, sebep-sonuç ilişkisi şeklinde değerlendirilemez. Öte yandan bireyin sahip olduğu dinî inanç ve değerlerin, birtakım psikolojik etki ve fonksiyonlarının olması gayet doğaldır; fakat dini, psikolojik fonksiyonlarına indirgeyerek, onu psikoloji ile aynı platformda düşünmek yani bu tip konular karşısında psikolojizan bir tavır sergilemek, var olan gerçekleri birbiriyle karıştırmak anlamına gelir. Bu bağlamda birey psikolojisinde mevcut olan ölümsüzlük arzusunun, dinî referansların verdikleri ölüm ötesi hayat açıklamalarıyla tam olarak örtüştüğü söylenemez, hatta bazı açılardan (ilâhî mahkemede yargılanma, cehennemin varlığı vb.) bireyde gerginlik meydana getirmesi bile söz konusu olabilir. Dolayısıyla bireyin, ölümlü hayatını aşma bilincinin az veya çok planlanmış bir düşünce olduğu ve bu kanalla meydana gelen tasavvurların korku ve endişeyle izâhı pek mümkün görünmemektedir.3 1 HÖKELEKLİ, Hayati, Din Psikolojisi, TDV Yayınları, Ankara-1993, sh. 92-96 2 PEKER, Hüseyin, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun-1993, sh.167-168 3 HÖKELEKLİ, Hayati, “Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Ankara-1991, C.5, S.2, sh.90-91 Makalenin Devamı için Tıklayınız Yaşlılık Döneminde Ölüm Ötesi Psikolojisi Üzerine Bir Alan Araştırması
|
İlgili Makaleler
İlgili Kaynaklar
İlgili Sayfalar
|
|
İlişkili Reklamlar |
|
|
|
|
Ürününüzü ve Web Sitenizi Tanıtmak mı İstiyorsunuz? Hemen Yandaki Butona Tıklayıp sizde Google Reklamlarıyla Tanışın |
|