PSİKOLOJİ ARŞİVİ CD si
3000 Adet; psikoloji psikiyatri ve özel eğitim içerikli dokümandan oluşan eşsiz bir arşiv çalışması... Binlerce dokümanı tek CD de topladık. Ayrıştırılmış konu indeksi, Karma ve Alfabetik, Konular, Konu içerikli Klasörler, İçerik bağlantılı Alt dosyalar, Kolay kullanılma imkanı.
CD ye sahip olmak ve ayrıntılı bilgi için TIKLAYINIZ
| :: Kas Hastalıkları |
KAS DİSTROFİLERİ
Kas distrofileri kas liflerinin histopatolojik olarak tekrarlayıcı yıkım (nekroz), tamir (rejenerasyon) süreçleri sonucunda gelişen endomizyal ve perimizyal yağ ve bağ dokusu artışı ile karakterize genetik hastalıklarıdır. Değişik ağırlıkta, ancak ilerleyici seyrederler.
Kas
distrofilerini, klinik özelliklerine göre başlıca iki ana grupta ele almak
gerekmektedir:
Tablo 1.
Kas
Distrofileri Sınıflaması
KAVŞAK TİPİ KAS DİSTROFİLERİ
Başlıca ve öncelikle kalça ve omuz kavşağı kaslarının tutulumu ile seyreden kas distrofilerdir. Sürecin çok ilerlemesi ile diğer iskelet kaslarına da yayılırlar. Bu bölümde kavşak tipi kas distrofilerinin ağır ve hafif formlarına klasik örnek olmak üzere Duchenne tipi kas distrofisi (DMD) ve Becker tipi kas distrofisi (BMD) ayrıntılı olarak anlatılacak, otozomal geçişli kavşak distrofilerinde bu bulgulardan farkların belirtilmesi ile yetinilecektir.
X’e BAĞLI RESESİF GEÇEN KAVŞAK TİPİ KAS DİSTROFİLERİ (DİSTROFİNOPATİLER)
Xp21 Geni tarafından kodlanan ve kas hücrelerinde sarkolemma altında yerleşmiş olan distrofin proteininin kalitatif veya kantitatif bozuklukları sonucu ortaya çıkan bir grup kas distrofisidir.
Xp21
Distrofin geninde hastalığa neden olan en sık mutasyon tipi, genin değişik
bölgelerindeki delesyonlardır (olguların %50-60’ında). Daha zahmetli olmakla
birlikte, nokta mutasyonlar da gösterilebilir. Olguların yaklaşık 1/3’ünde
ise mutasyon gösterilememektedir. Mutasyonlar sonucu protein hiç üretilemez
ise DMD ortaya çıkar, klinik tablo oldukça ağırdır. Eğer varolan mutasyon
bir miktar distrofin üretebiliyorsa bu durumda BMD ortaya çıkar, klinik
tablonun ağırlığı genellikle yapılabilen distrofinin miktarı veya büyüklüğü
ile doğru orantılıdır.
Duchenne tipi kas distrofisi
1/3500 erkek doğumda bir görülür. Görülme sıklığı toplumlara göre
değişkenlik göstermemekle birlikte prenatal tanının yapılabildiği
toplumlarda ailevi olguların sayısı giderek azalmış, olguların büyük
çoğunluğu yeni mutasyonlarla oluşmaya başlamıştır.
Hastalık erkek çocuklarda görülür, ailenin kadınları taşıyıcı olabilirler.
Eğer raslantısal inaktivasyon sırasında, içinde hasta allelin aktif olduğu
kas hücresi sayısı yeterli olursa kadın taşıyıcılarda bu taşıyıcılık açık
klinik tablo haline dönüşebilir.
DMD, sarkolemmeda distrofinin hiç bulunmadığı durumda ortaya çıkar. Çocuğun doğumu ve ilk yıl içindeki gelişme aşamaları tümüyle normaldir. Genellikle çocuklar normal yaşta yürümeye başlarlar. Yürümeye başladıktan sonra çocuğun yavaş yürümesi “ağır canlılığına”, sık sık kucak istemesi “şımarıklığa”, sık düşmesi ise “beceriksizliğe” atfedilir. Genellikle yürüme ve merdiven çıkma zorluğu farkedildiğinde hekime başvurulur. Sıklıkla çocuğun aldığı tanı “pes planus” veya “konjenital kalça çıkığı” olur. Ailelere sorulduğunda çocuğun hiçbir zaman koşamadığı, yaşıtlarına göre yavaş olduğu öğrenilir. Bazen baldır hipertrofisi erken yaşta dikkati çeker. Nedenli veya nedensiz düşmeler oldukça sıktır. Hastanın herhangi bir nedenle (herhangi bir infeksiyon, tonsillektomi, sünnet, fraktür) birkaç gün istirahati, çok erkenden yürümenin durmasına yol açabilir. Bu nedenle bu çocukları uzun süreli dinlenmeden mümkün olduğu kadar uzak tutmak, sürekli ayakta durmaya ve yürümeye teşvik etmek gerekmektedir. Yaklaşık 4 yaş civarına kadar bu merdiven çıkma, yürüme bozukluğu dikkati çekse de 4-8 yaş arası çocuğun vücudunun büyüme hızı hastalığın ilerleme hızını geçer ve aile göreceli bir iyileşmeden söz edebilir. Bu durum tümüyle yanıltıcıdır. Yaklaşık 8 yaştan sonra hastalığın gerçek ilerleme hızı kendini gösterir ve omuz kavşağının da tutulduğu farkedilmeye başlar. Erken veya geç olarak hasta parmak ucunda yürümeye eğilimli olur ve giderek bu durum Achilles tendonunun kontraktürüne yol açar. Yürüyüş hiperlordotik ve paytaktır. Merdiven-yokuş çıkma, oturduğu yerden kalkma, yürüme, giderek ayakta durma, önce dayanma yoluyla, giderek bir başkasının desteği ile sürdürülmeye başlanır. Bu destek de yetmediğinde hastalar tekerlekli iskemleye bağlanırlar. Bu yaş genellikle 9-11 arasında olmakla birlikte hastalar en geç 13 yaşlarına kadar bu bağımlılığa ulaşırlar (ENMC tanı kriterleri-Bkz:Kaynaklar). Kollar da güçsüzleşmeye başlamıştır ve bu da ilerler. Hastalar kol güçsüzlüğünden fazla yakınmazlar, ancak bir bardak suyu eline alıp içmek, yemeğini kendisi yemek gibi işlevler giderek etkilenir ve yardım gerektirir. Baştan beri zayıf olan boyun fleksor kasları ve karın kasları hastanın yattığı yerden kalkmasında, giderek artan güçlük yaratır. Bu nedenle hastalığın erken dönemlerinde yan dönerek ve uzun sürede oturur duruma gelen hasta, sonraki yıllarda yataktan yardımsız kalkamaz olur. Tekerlekli iskemleye bağımlı olduktan sonra hastada genellikle hızla skolyoz gelişir. Bu skolyoz da ilerleyicidir ve solunum işlevini, solunum kaslarının tutulmasından beklenenin ötesinde, bozar. Çocukluk döneminde dikkate alınmayabilecek kardiyolojik bulgular giderek ilerler ve 16 yaştan sonraki hemen bütün hastalarda kardiyomiyopati bulguları saptanır. Hasta 18-19 yaşına geldiğinde bir yandan yatağa bağımlılığın getirdiği sorunlar, diğer yandan azalmış solunum kapasitesi nedeni ile genellikle araya giren bir akciğer infeksiyonu ile solunum sıkıntısı yaşar. Taşınabilir solunum cihazı kullanmadıkça hastalar genellikle 20-25 yaş arasında kaybedilirler.
CK, hiç klinik bulgunun olmadığı neonatal dönemde bile çok yüksektir
(20-100X). Hastalığın ileri dönemlerinde, kas lifi dışına CK çıkaracak kas
miktarı çok azaldığından, CK daha düşük düzeylerde bulunur, bazen normale
yaklaşır. Hastaların yaklaşık %10’unda orta derecede zeka geriliği,
birçoğunda disleksi mevcuttur.
Becker tipi kas distrofisi,
sarkolemmada distrofinin bulunduğu, ancak az miktarda veya normalden kısa
bir protein yapısında olduğu durumda ortaya çıkar. Belirtiler 5-55 yaş
arasında başlar. Distrofinin çok zayıf olduğu bazı olgularda başlangıç yaşı
DMD’dekine yakın olabilir. Hastalığın seyri de DMD’dekine oranla daha yavaş
veya selimdir. CK her dönemde çok yüksektir. Hastaların birçoğu başlangıçta
baldırlarda şişlik (psödohipertrofi) ve egzersizle baldırlarda ağrı ve
kramplardan yakınırlar. Bu dönemde hiç güçsüzlük olmayabilir veya yalnızca
gluteus maksimus kasında zaaf bulunabilir. Bu nedenle tüm kasların test
edilmesi önemlidir. Zaaf giderek artar ancak ilerleme DMD’ye göre yavaştır.
Üst ekstremite kas gücü uzun süre korunabilir. Hastalığın erken başladığı
durumlarda ilerleme DMD’ye yakın ancak yine de ondan daha yavaştır. Becker
tipi kas distrofisinde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta,
kardiyomiyopati olasılığının yüksekliğidir. Ekstremite zaafı ile orantısız
olarak kalp kası tutulabilir ve yaşamsal tehlike oluşturabilir. Bu nedenle
hastanın yakınması olmasa bile her yıl etraflı kardiyolojik incelemesinin
yapılması ve ancak ilk kardiyolojik muayene yapıldıktan sonra fizyoterapi
egzersiz programının başlatılmasına karar verilmesi gerekir.
Açık distrofinopati taşıyıcılarında
sorun hasta allelin aktif
durumda olduğu kas liflerinin sayısının, klinik bulgu verecek kadar çok
olmasıdır. Bu durumda, normalde asemptomatik olması gereken taşıyıcı kadında
kas zaafı ortaya çıkabilir. CK değişik derecelerde yüksek bulunur.
Asemptomatik taşıyıcılarda da CK bazen hafif yüksek bulunabilir. Normal CK
düzeyi, açık veya gizli distrofinopati taşıyıcılığını dışlamaz. Bazı
çalışmalara göre asemptomatik taşıyıcıların büyük bir bölümünde kalp kası,
değişik derecelerde tutulmuştur. Tersinden bakıldığında, kardiyomiyopatili
bir kadında öncelikle hasta erkek aile bireyleri sorgulanmalı, bunlar yoksa
bile CK, EMG ve kas biyopsisi (distrofin immunhistokimyası) yapılmalıdır.
Ancak alınan materyelde distrofin immunhistokimyasının normal olması,
distrofinopati taşıyıcılığını dışlamaz.
Distrofinopatilerde tanı, anamnez ve klinik bulguların yanısıra genetik inceleme ile konur. Kas immunhistokimyası distrofinin hiç olmadığını göstermek, yani DMD tanısını kesinleştirmek için kullanılır ve özellikle, genetik incelemede delesyon gösterilemeyen hastalarda değerlidir. Ayrıca, henüz 13 yaşına ulaşmamış ve yürüyebilen, erken başlangıçlı bir distrofinopatide, delesyon gösterilmiş bile olsa, eğer bilinmesi isteniyorsa, hastalığın prognozunu belirlemek amacı ile immunhistokimya gereklidir. İmmunhistokimyasal olarak distrofinin bulunduğu durumlarda distrofinin kalitesini göstermek amacı ile Western blotting yapılması gerekir. Bu inceleme Becker tipi kas distrofisini, diğer benzer seyirli kavşak tipi distrofilerden ayırdetmeye yarar. Genetik ve moleküler (kas biyopsisi, Western blotting) incelemelerle hastalığın tanısı dışında taşıyıcıların tanınması ve prenatal tanı yapılması mümkündür.
Hastalığın, bugün için bilinen bir çaresi yoktur. Kortikosteroidlerin
hastanın yürüme süresini uzattığı, tekerlekli iskemleye bağlanma yaşını
geciktirdiği gösterilmiştir. Bu nedenle, 5 yaştan sonra hastalara
kortikosteroid başlanması konusunda ortak bir görüş oluşmuştur.
Kortikosteroid uygulama protokolleri değişiktir. Kliniğimizde hastalara,
genellikle 7-8 yaştan sonra, 0,75mg/kg/gün dozunda prednizolon başlanmakta
ve 6 ay sonra doz azaltılarak bu 15mg/günaşırı olmak üzere idame dozunda
yıllarca tutulmaktadır. Kortikosteroidler öncelikle düşmeleri azaltmakta
hatta bazen durdurmaktadır. Bu nedenle, düşmeleri çok sık olan çocuklarda,
kortikosteroidlere başlama yaşı daha erken olabilmektedir. Yan etkilerin
mutlaka izlenmesi gerekmektedir. Genetik incelemelerde premature stop kodon
oluşan az sayıda olguda Gentamisin’in bu stop kodonun görmezlikten
gelinmesine yaradığı ve kısa da olsa distrofin oluşmasını sağladığı
gösterilmiştir. Kreatin monohidrat ve albuterol ile yapılan çalışmalar henüz
sürmektedir. Hastalığın tedavisinde ne kullanılırsa kullanılsın, fizyoterapi
mutlaka eşlik etmelidir. Çünkü fizyoterapi hem fiziksel kapasiteyi
artırmakta, hem de gelişebilecek deformiteleri önlemektedir. Skolyoz,
Achilles kontraktürü gibi durumlarda cerrahi girişim düşünülebilir. Bu
cerrahi girişimlerin zamanlanması, cerrahi sonrası fizyoterapi ve hastanın
çok erken mobilizasyonu büyük önem taşır
Şekil 9. Kas
kesitinde distrofin immünhistokimyası
Şekil 9a. Normal kasta pozitif boyanma
Şekil 9b. DMD’li hastada negatif boyanma
Şekil 9c. Erkek distrofinopatili hastada inceleme algoritması
OTOZOMAL GEÇİŞLİ KAVŞAK TİPİ KAS DİSTROFİLERİ:
Otozomal genlerle Mendel yasalarına göre kalıtılan herediter kas distrofileridir. Dominant veya resesif olarak aktarılabilirler.
Bulunan genetik anormallikler, kas hücrelerindeki ilgili proteinin yapılamaması veya bozuk yapılması ile ilişkili olarak, fonksiyon bozukluğuna yol açar. Bunlardan en iyi bilinen mekanizma, sarkoglikanopatilerde, defektif yapılmış veya hiç yapılamamış olan, distrofinle ilişkili glikoproteinlerin, distrofinle oluşturdukları kas membranı sağlamlığının bozulması ve kasılmaya dayanıklılığın azalmasıdır. Ancak, her protein, kendi fonksiyonu ile ilişkili olarak değişik fonksiyon bozuklukları oluşturmaktadır.
İyi bilinmemekle birlikte, otozomal resesif geçişli olanların akraba
evliliklerinin sık olduğu bölgelerde daha sık görüldüğü söylenebilir.
Otozomal dominant geçişli kavşak tipi distrofiler, otozomal resesif geçişli
olanlara göre daha seyrektir. Her ikisi de hem kadın, hem de erkeklerde
görülebilirler.
Bu distrofilerin hepsi başlıca ve öncelikle ekstremite kavşak kaslarında
zaaf, buna bağlı olarak da yürüme, merdiven-yokuş çıkma, oturduğu yerden
kalkma, kollarını kaldırma işlevlerini bozar. Bu ortak özelliğin dışındaki
bazı bilgiler aşağıda, otozomal dominant ve resesif geçişli olan kavşak
distrofilerinin alt gruplarına göre, tablolarda belirtilmiştir (Tablo 2 ve
Tablo 3). Bu sınıflamanın henüz bitmediği ve yenileri tanımlandıkça bu alt
tiplerin artacağı açıktır.
Tanı, serum CK değeri, EMG, kas patolojisi, ilgili proteinlerin immünhistokimyasal olarak araştırılması, gereğinde protein incelemesi (Western blotting) ve DNA analizi ile konabilir.
Tablo 2.
Otozomal
dominant
geçişli kavşak tipi kas distrofileri
Tablo 3.
Otozomal resesif
geçişli kavşak tipi kas distrofileri
ÖZGÜN KAS ZAAFI DAĞILIMI VEYA KLİNİK TABLO
GÖSTEREN KAS DİSTROFİLERİ
FACIOSCAPULOHUMERAL DİSTROFİ (FSHD):
Yüzün mimik kasları, periskapuler kaslar ile humerus çevresi kasları en çok
ve öncelikli olarak tutan bir kas distrofisidir.
Erişkin çağın en sık görülen distrofilerindendir. Görülme sıklığı 100.000’de 1-3’dür. Her toplumda görülebilir. Otozomal dominant geçişlidir.
Hastalık geni 4q35 bölgesinde bulunmaktadır. Genin kodladığı bir protein
bilinmemektedir. Hastalıktan asıl sorumlu olanın bu gen olup olmadığı
konusunda da henüz kesin bir veri yoktur, ancak 4q35 bölgesinde, mutasyon
sonrası, normalden küçük bir fragman kalmakta ve birçok hastada klinik tablo
ile kalan bu fragmanın büyüklüğü arasında ters bir orantı gösterilmektedir.
Bir başka deyişle daha büyük fragmanlar daha iyi klinik tablo ile korelasyon
göstermektedir.
Şekil 10a ve Şekil 10b. FSHD’li hastada tipik yüz görünümü, “humping” ve “scapula alata”
İsminden de anlaşılacağı gibi zaaf ve atrofinin genellikle ilk başladığı ve en belirgin olduğu kas grupları yüzün mimik kasları, skapula çevresi kaslar ve humerus çevresi kaslardır. Hastalığın bir başka önemli özelliği, kaslardaki tutulumun genellikle asimetrik olarak başlamasıdır. Yüz kaslarının tutulumu nedeni ile hastada göz kapatma veya sıkma zaafı, alt yüz kaslarında atrofi, buna bağlı olarak dudakların belirgin ve dolgun duruşu, ancak buna karşılık orbikülaris oris kasının tutulmasına bağlı olarak üfleme veya ıslık çalma işlevlerinin bozulması söz konusudur. Skapula çevresinde tutulan kaslar, başlıca skapulayı yerinde tutan (fikse eden) gruptur. Bu nedenle omuzun abduksiyonu veya fleksiyonu sırasında mekanik olarak aşağıda tutulması, yerinde kalması gereken skapula tutulamaz ve yukarı kayarak bu hareketler sırasında trapez kası da iterek yukarı çıkar. Bu, omuzun söz konusu hareketleri sırasında, omuza pelerin görünümü verir (humping). Deltoid kas birçok zaman normal veya çok az zaaflı olmasına rağmen bu fiksasyon bozukluğu nedeni ile fonksiyonunu yapamaz. Bir manevra olarak eğer önce skapula mekanik olarak aşağı doğru itildikten sonra deltoid fonksiyonlarına bakılırsa, kasın bu işlevleri daha iyi yerine getirdiği görülür. Deltoid, kavşak tipi miyopatilerin tersine, az veya hiç tutulmaz (en azından başlangıçta). Buna karşılık triseps ve biseps, öncelikle ve genellikle asimetrik olarak tutulan kaslardır. Bazen hastalar yalnızca, tek taraflı pektoral atrofisine bağlı göğüs kafesindeki asimetri nedeni ile doktora başvururlar. Yıllar içinde kas zaafı üst ektremite distallerine ve alt ekstremite kaslarına yayılabilir. Alt ekstremitede en sık tutulan kas tibialis anteriordur. Daha sonra alt kavşak kasları da tutulabilir. Hastalığın ilerlemesi de hastadan hastaya değişir. Bazı hastalar sınırlı bulgularla normal yaşam süresince yaşayabilirler, bazı hastalar ise genç erişkin yaşta tekerlekli iskemleye bağımlı hale gelebilirler. Hastalık genellikle kalp kasını tutmaz. Hastalarda bütün bu bulgular görülebileceği gibi bazı hastalarda bulguların bazılarının, hatta bazı bireylerde yalnızca dolgun görünümlü dudakların bulunması söz konusu olabilir. Hastalık aynı aile bireyleri arasında da farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle ailedeki gerek çok hafif tutulumlu bireylerin de saptanabilmesi gerekse otozomal dominant geçişin gösterilebilmesi için tüm aile bireylerinin muayene edilmesi şarttır.
Skolyoz gelişimi enderdir. Pektus ekskavatum deformitesi daha sık görülür.
Kardiyomiyopati görülmez. Bazı hastalarda, yalnız odiyometrik testlerle
ortaya konabilen, yüksek frkenslı tonlara karşı işitme azalması bulunur.
Retinal vasküler hastalıklar ile birlikte görülen FSHD, Coats hastalığı
olarak tanımlanmıştır.
Klinik bulgular genellikle tanı koydurucudur. CK normal veya hafif yüksek, EMG miyopatik, nadiren de normaldir. Kas biyopsisi, yalnızca kuşkulu durumlarda ayırıcı tanı amacıyla kullanılır. Bunun dışında FSHD tanısında kas biyopsisinin yeri yoktur. Kesin tanı, genetik danışma ve prenatal tanı için genetik inceleme yapılması gerekir.
Diğer distrofilerde olduğu gibi bu hastalıkta da tam iyileştirme, bugün için sözkonusu değildir. b-adrenerjik stimülatörlerden Albuterol kullanımı denenmiş, bu ilaç atrofinin azalmasına neden olmuş ancak güçsüzlüğün düzelmesinde başarılı olamamıştır. Fizyoterapi ve kolların rahat kullanılabilmesi için skapulayı fikse eden özel korseler kullanılabilir.
MİYOTONİK DİSTROFİ (DM)
Genetik olarak otozomal dominant kalıtım özelliği gösteren klasik miyotonik distrofi DM1, 19. Kromozomdaki miyotonin (DMPK) geninde CGT üçlü nükleotid artışı, klinik olarak ise kas zaafı ve atrofisine eşlik eden miyotoni ve diğer sistemik bulguların belirleyici olduğu kas distrofisidir. Varyantları DM2 (3q21) ve proksimal miyotonik miyopati (PROMM)’dur (PROMM’un genetik yerleşimi DM2 ile aynı bölgeye haritalanmıştır). Bu son iki klinik tablo, “Zinc finger protein 9 (ZFP9)” geninin yer aldığı 3q21 bölgesindeki CCTG artışı ile karakterizedir. Aşağıda en sık görülen DM1 anlatılacaktır.
DM1, erişkin yaşın en sık görülen kas distrofisidir. Batı toplumlarında
görülme sıklığı 100.000 canlı doğumda 13,5’tur.
DMPK geni normalde tüm hücrelerde bulunan, hücre şeklinin belirlenmesi, aktin-miyozin kontraktilitesinin düzenlenmesi ve voltaja bağımlı kanallarının modülasyonu görevleri olan, 68-80 kDa’luk bir serin proteindir. DMPK geninde normalde 5-35 adet CTG nukleotid tekrarı vardır. Genin mutasyonları sonucu bu CTG tekrarlarının sayısı artar.
DM1’de CTG üçlü tekrarlarındaki artışın düzeyi klinik tablonun ağırlığını
belirler. Aynı aile içindeki bireylerde bile tekrar sayısı, dolayısı ile
fenotipteki ağırlık, farklılıklar gösterir. Ardışık kuşaklarda tekrar sayısı
ve klinik tablonun ağırlığı giderek artabilir (antisipasyon). Konjenital
miyotonik distrofi gibi daha ağır tablolar anne tarafından aktarılırlar. Bu
nedenle konjenital DM1 saptanan bireylerin anneleri de mutlaka DM1 açısından
incelenmelidirler. Genel kabul gören bir sınıflamaya göre:
· 36-50 CTG tekrarı: Premutasyon aralığı. Bir sonraki kuşakta hastalık oluşturan tekrar sayılarına dönüşmeye açık (>50 tekrar) tekrar miktarı.
· 50-150 CTG tekrarı: Asemptomatik veya hafif olgular.
· 100-1000 CTG tekrarı: Bu aralıktaki herhangi bir artış klasik DM1 fenotipine yol açar.
· 1000-4000 CTG tekrarı (bazı kaynaklara göre 730-4000 tekrar): Ağır DM1 fenotipi. Genellikle konjenital miyotonik distrofidir.
Klasik DM1’in klinik bulguları:
1.Nöromüsküler bulgular:
a. Zaaf ve atrofi: DM1’li hastalarda zaaf ve atrofinin dağılımı yüzde başlıca frontal kas, temporal, masseter, levator palpebra superior kaslarını içerir. Temporal ve masseter kaslardaki atrofi oldukça tipik bir yüz görünümüne neden olur. Boyunda fleksör kaslar ve sternokleidomastoid kas zayıf ve atrofiktir. Üst ekstremitede başlıca bilek ve parmak ekstansör kasları, alt ekstremitede ise bilek dorsal fleksör kasları (tibialis anterior), yani distal kaslar tutulur. Zaman içinde zaaf proksimal kaslara da yayılabilir. Zaaf simetriktir. Bazı hastalarda yutma çok yavaş progresif olarak bozulabilir.
b. Kas zaafı dışında
miyotoninin bulunması önemlidir. Miyotonik
distrofide klinik miyotoni, iyon kanalı hastalıklarına bağlı konjenital
miyotonilerde olduğu kadar ön planda değildir. Özellikle zaafın fazla olduğu
durumlarda klinik miyotoni bulmak olanaksız olabilir. Bu nedenle EMG
sırasında, bu klinik tanı düşünülüyor ise, miyotonik boşalım mutlaka
aranmalıdır. Klinik miyotoni bulunduğu durumda hasta bir süre dinlenmeden
sonra sıktığı elini veya gözkapağını açmakta zorlanır (aksiyon miyotonisi).
Ayrıca refleks çekici ile bir kas üzerine vurulduğunda o kasta kasılma olur
ve bu kasılma bir süre gözle görülebilir halde kalır (perküsyon miyotonisi).
2. Kas dışı bulgular:
a. Frontal kellik
b. Katarakt: Posterior subkapsüler, multipl noktasal
c. Hipogonadizm, FSH artışı, insulin rezistansı, gebelik komplikasyonları ve
düşük
d. Apati, hipersomni, mental retardasyon (konjenital tipte), MR’da serebral
beyaz madde lezyonları, bazen hafif duyusal nöropati
e. Hipoventilasyon, hiperkapni
f. İleti bozuklukları, ani ölüm, kardiyomiyopati (Yıllık EKG kontrolleri
gerekir. Aritmojenik ajanlar kullanılmamalıdır)
g. Disfaji (palatal veya özofageal kaynaklı), konstipasyon,megakolon,
kolelityazis
Şekil 11.
Miyotonik
distrofili bir hastanın yüz görünümü
Konjenital tipte ise tüm bu bulgular oldukça ağırdır. Buna bağlı olarak da
bebek hipotoniktir ve çok sık alt solunum yolu infeksiyonu geçirir.
Bunlardan kurtulup yaşamını sürdürebilirse miyotonik distrofinin bulguları
dışında non-progresif mental retardasyon ile birlikte yaşamak durumunda
kalır. Konjenital miyotonik distrofide yüksek damak gibi iskelet anomalileri
de mevcuttur.
Genetik inceleme hem hastalığın tanısı için gereklidir, hem de hastalık
prognozunu belirler. Prenatal tanı ve hastalık belirtisini henüz göstermeyen
bireylerin tanınması da genetik inceleme ile mümkündür. Genetik inceleme
yapılamadığı durumda indeks olgunun klinik bulguları yanında EMG’de aranarak
bulunmuş miyotonik boşalımların varlığı büyük önem taşır. Asemptomatik
bireylerde, özellikle konjenital miyotonik distrofi olgularının annelerinde,
yapılacak dikkatli bir EMG incelemesi veya genetik inceleme özellikle
önemlidir.
Hastalığın kesin çaresi yoktur. Semptomatik tedavi, kataraktın düzeltilmesi,
hipersomnide Modafinil uygulaması, gerektiğinde anti-miyotonik ajanların
kullanılmasını içerir. Miyotonik distrofide aritmojenik ajanların
kullanılmaması, herhangi bir cerrahi girişim sırasında gelişebilecek
aritmilere karşı hazırlıklı olmak yaşamsal önem taşır.
EMERY DREIFUSS KAS DİTROFİSİ
Emery-Dreifuss müsküler distrofi (EDMD), erken çocukluk çağında ortaya çıkan
kontraktür, daha geç kendini gösteren hafif kas zaafı ve erişkin yaştaki tüm
hastalarda görülen kardiyak tutulum ile karakterize kalıtımsal bir
hastalıktır. X’e bağlı resesif, otozomal dominant ve otozomal resesif
kalıtılan tipleri vardır. Bu üç ayrı genetik geçişli tipin klinik tablosu
birbiri ile aynıdır.
X’e bağlı resesif geçiş gösteren tipi en sıktır. Bu durumda hastalık yalnızca erkeklerde görülür. Ancak sapmış X inaktivasyonu olduğu durumda taşıyıcı kadınlarda da klinik tablo manifest hale geçebilir. Bu durumda aile içinde, erkekten erkeğe geçişin olmadığı, psödo-dominant kalıtım paterni gözlenir. Hastalığa neden olan mutasyon Xq28 bölgesindeki emerin proteini genindedir. Emerin, nükleer zarfın integral proteinlerinden birisidir. Otozomal dominant geçen tipi daha seyrek,otozomal resesif geçen tipi ise ender görülür. Her iki durumda da hastalığı oluşturan mutasyon, 1q21.2 bölgesindeki lamin A/C genindedir. Lamin A/C de nükleer zarfın lamina proteinlerindendir. Bu genin mutasyonları ile ayrıca LGMD 1B, AR-CMT2A, ileti blokları ile birlikte giden ailevi dilate kardiyomiyopati (DCM-CD) ve Köbberling-Dunnigan tipi ailevi parsiyel lipodistrofi (FPLD), mandibuloacral distrofi de ortaya çıkmaktadır. Lamin A/C mutasyonları ile ortaya çıkan tüm bu hastalıklar alleliktir ve aynı ailede değişik klinik tabloların birlikteliği bildirilmiştir.
Emery-Dreifuss müsküler distrofilerde başlangıç neonatal dönem ile 3. Dekad
arasındadır. Klinik tablo, aynı aile içinde bile değişkenlik gösterir.
Genellikle önce kontraktürler başlar. Kontraktürler erken yaşlarda dirsekler
ve ayak bileğinde, daha sonra boyun ekstansör kasları, sırt ve bel
kaslarında gelişir. Daha sonra buna eklenen ve geri planda kalan kas zaafı,
hastadaki hareket zorluğunun ana sebebi değildir. Kontraktürler zaaftan daha
sakatlayıcıdır. Kas zaafı skapulo-humero-peroneal dağılımdadır. Deltoidler
genellikle korunur. Üst ekstremitelerde en sık tutulan kaslar biseps ve
trisepstir. Alt ekstremitelerde başlıca distal kaslar tutulur. 20-40’lı
yaşlarda kalp tutulumu belirir. Kalp tutulumu hemen tüm hastalarda görülür.
Görülen kardiyak patolojiler başlıca taşikardi, bradikardi, atriyal ritm
bozuklukları ve paralizileri, A-V ileti defektleri ve/veya
kardiyomiyopatidir. Hastaların çoğu 30’lu yaşlarda “pace-maker” takmak
zorunda kalırlar ve bu girişim hayat kurtarıcıdır. Kardiyomiyopati,
“pace-maker” takılmasından sonra da gelişebilir. Bu nedenle hastaların
kardiyolojik açıdan yakın izlemde tutulması çok önemlidir. Emerin eksikliği
aktaran manifest taşıyıcılar da kardiyolojik açıdan benzer riskleri
taşırlar.
CK normal veya yüksek bulunur. EMG’de miyojen değişikliklerin yanısıra
nörojen potansiyeller bulunabilir. Kas biyopsisi miyopati veya distrofi ile
uyumludur. İmmün histokimya ile emerin eksikliği gösterilir. Otozomal
geçişli tiplerde, genetik mutasyon bulunmasına rağmen, immun-histokimyasal
olarak lamin A/C yokluğu gösterilememiştir. Genetik incelemede gösterilen
mutasyonlar kesin tanı koydurur. Kardiyolojik inceleme ekokardiyografi
dışında mutlaka EKG ve 24 saatlik holter içermeli ve her yıl (bazen daha
sık) tekrarlanmalıdır.
Tedavide ‘pace-maker’ takılmasını gerektirebilen kardiyolojik tedavi en
önemli yeri tutar.
Şekil 12. Emery Dreifuss fenotipli bir hasta: Dirsek ve boyunda kontraktür
OKÜLOFARİNGEAL KAS DİSTROFİSİ (OPMD):
Okülofaringeal distrofi seyrek görülen bir miyopatidir ve ileri erişkin yaş
hastalığıdır. Başlangıç yaşı 40 yaş üzeri olarak bilinmektedi, ancak
hastaların birçoğunda belirtiler genellikle altıncı dekadda başlar. Otozomal
dominant (bazen resesif) olarak geçer. Hastalığa neden olan genetik defekt
14q11.2-q13 bölgesindeki poly(A) binding protein (PABP2) genindeki GCG
tekrar artışlarıdır.
En belirgin klinik özelliği iki yanlı ptoz ve disfajidir. Başlangıç
belirtisi her ikisinden biri olabilir. Ptoz başlangıçta asimetrik olabilir
ancak progresyon ilerledikçe simetrik hale gelir, çok belirgindir. Göz
hareketleri genellikle kısıtlanmaz, kısıtlandığında da hafiftir ve
genellikle yukarı bakışta ortaya çıkar. Göz haraketlerinin iyi korunmuş
olması OPMD’nin, ptozla giden bir başka hastalık grubu olan mitokondriyal
hastalıklardan en önemli farkıdır. Diplopi pek gelişmez. Disfaji
ilerleyicidir. Klinik tabloya özellikle alt ekstremite proksimal kaslarının
zaafı eklenir.
CK hafif yüksektir. EMG miyopatiktir. Kas biyopsisinde kırmızı çerçeveli
vakuoller vardır. Elektron mikroskopik olarak kas lifleri içinde ve
çekirdeklerinde çok ince filamentler gösterilir ve tanı koydurucudur.
KONJENİTAL KAS DİSTROFİSİ (CMD)
İlk yaşta başlayan, hipotoni ve kontraktürlerle seyreden, bazen santral
sinir sistemi ve/veya göz tutulumunun da eşlik ettiği heterojen bir grup kas
distrofisidir. İlk yaş içinde başlayan bu distrofilerin klinik plandaki
ortak özelliği, diğer distrofilerde de görülen kas zaafı yanında, genellikle
hipotoni, ama hemen daima kontraktürlerle seyretmeleridir. Histopatolojik
özellik non-spesifik miyopati veya distrofi bulguları ile birlikte çok
artmış bağ dokusundan oluşur.
CK orta veya çok yüksek değerlerdedir. EMG miyopatiktir. Bazı tiplerinde
santral sinir sistemi ve gözler de tutulabilir. Ağır seyirli bir tipi
otozomal resesif kalıtımlı ve 9q31-q34 bölgesindeki fukutin geni
mutasyonları ile ortaya çıkar (Fukuyama CMD). Bu tipte klinik tabloya mental
retardasyon, epileptik nöbetler, MR lezyonları gibi santral sinir sistemi
bulguları, bazen göz tutulumu eşlik eder. Otozomal resesif geçişli bir başka
tipi 6q22 bölgesindeki merozin (laminin a-2) geni mutasyonları ile ortaya
çıkar. Konjenital kas distrofisinin bu tipinde miyopati ve motor gelişme
geriliği çok ağırdır, ancak kranyal MR bulguları olmasına rağmen hastada
mental retardasyon görülmez. Hastalığın seyri ve klinik tablonun ağırlığı
residüel merozin miktarı ile orantılıdır. Henüz geni bilinmeyen ve “okült”
veya “saf” tip olarak bilinen bir başka alt grupta ise mental retardasyon ve
kranyal MR bulguları görülmez, seyir selimdir. Skleroatonik müsküler distrof
(Ullrich sendromu), kollajen VI defekti ile giden ve Bethlem miyopatisi ile
allelik olan bir konjenital müsküler distrofidir. Yine kasla birlikte göz ve
santral sinir sistemini tutan kas-göz-beyin (Muscle-Eye-Brain---MEB)
sendromu, CMD+integrin-7 mutasyonları veya + başka bulgular gösteren değişik
alt grupları mevcuttur.
Performans artırmak ve deformiteleri önlemek amacı ile fizyoterapi, oluşmuş
deformitelerin bazılarının düzeltilmesi için cerrahi girişim dışında tedavi
bugün için sözkonusu değildir.
DİSTAL MİYOPATİLER
Distal kasları da tutan miyopatilerin bir grubu başka özellikleri nedeni ile bu bölümün başka başlıkları altında irdelenmiş miyopatilerdir. Bu grupta distal kaslar da proksimal kaslar yanında tutulur. Bu tutulum proksimal bir miyopatinin, klinik olarak çok ilerlediği bir dönemde diğer kaslara yayılımı değildir. Aksine klinik tabloya baştan veya erken dönemlerden itibaren distal kas tutulumu da eşlik eder.
Tablo 4. Distal kas tutulumu da gösteren ancak asıl özelliği bu olmayan miyopatiler
|
DİSTROFİLER Miyotonik distrofi(DM) Emery-Dreifuss müsküler distrofi (EDMD) Facioscapulohumeral distrofi (FSHD) AR Kavşak tipi distrofi 2G (AR-LGMD2G) |
|
KONJENİTAL MİYOPATİLER Nemalin (rod), central core, centronuclear Miyofibriller miyopatiler (desminopati, aB-kristallin def.) |
|
METABOLİK MİYOPATİLER Mitokondriyal hastalıklar Glikojenozlar Debranching enzim eksikliği Fosforilaz b-kinaz eksikliği Asit maltaz eksikliği |
|
DİĞER MG, Hipertiroidi Skapuloperoneal miyopatiler |
Diğer yandan, yalnızca, başlıca veya en erken distal kasların tutulumu ile kendini gösteren, çok heterojen bir grup genetik hastalık özgün “distal miyopati” grubunu oluşturur. Histopatolojik olarak bu miyopatilerden bazıları nonspesifik miyopati, bazıları distrofik değişiklikler, bazıları ise miyopati veya distrofi ile birlikte kırmızı çerçeveli vakuoller (RV) gösterirler. Distrofik değişiklikler gösterenler zaman zaman otozomal geçişli kavşak tipi kas distrofileri ile içiçe geçer.
Tablo 5. Herediter ve özgün Distal miyopatiler
Distal miyopatiler, kol ve bacakların distal kaslarını izole, öncelikle veya ağırlıklı olarak tutan, heterojen bir grup miyopatidir. Bu nedenle bu miyopatilerde klinik olarak nöropatilerden ayırdedilme zorluğu yaşanabilir. Klasik olarak polinöropatilerde zaaf ve özellikle atrofi ekstremitelerin en distal (parmaklar, eller, ayaklar) kaslarında varlık veya belirginlik gösterirken distal miyopatiler alt bacak (krus) veya önkol kaslarında atrofi yaparlar, en distal kaslar korunmuştur.
Şekil 13a. Distal miyopatide zaaf ve atrofi distal bacak kaslarındadır
Şekil 13b. Nöropatide zaaf ve atrofi ayak intrensek kaslarındadır
Bu hastalıklardaki heterojenite, tutulan kaslara ve histopatolojik bulgulara da yansımaktadır. Örneğin, bazı tiplerde hastada krus ön kompartman zaafı belirgin ve ağırlıklı olurken bir başka tip distal miyopatide arka kompartman zaafı belirleyicidir, başka bazı tiplerde ise başlangıç önkol kaslarındandır. Histopatolojik olarak ise bazı tipler distrofi, bazıları non-spesifik miyopati, bazıları ise vakuollü miyopati gösterirler. Miyoshi miyopatisi (MM), LGMD2B’nin allelik hastalığı olup aynı soyağacı içinde hem MM hem de LGMD2B gösteren olgular bildirilmiştir. Bu grup hastalıklar içinde en kolay tanınabileceklerden birisi olması nedeni ile MM, dikkat edilmesi gereken bir distal miyopatidir. Genç bir hastada kas zaafı ve atrofisi alt bacak arka grup kasları tutmuşsa ve CK çok yüksek ise MM mutlaka akla gelmelidir. Kas biyopsisinde yoğun inflamasyon gösteren distrofi bulguları vardır, disferlin negatiftir.
Patogenezin farklılığı serum CK düzeyine de yansımakta, CK normal, yüksek
veya çok yüksek bulunabilmektedir. EMG miyopatik değişiklikler gösterir. Kas
biyopsisinde nonspesifik miyopatik bulgular, distrofik bulgular veya kırmızı
çerçeveli vakuol gösteren miyopati bulguları gösterilebilir.
Performans artırmak ve deformiteleri önlemek amacı ile fizyoterapi, oluşmuş
deformitelerin bazılarının düzeltilmesi için cerrahi girişim dışında tedavi
bugün için sözkonusu değildir.
KONJENİTAL MİYOPATİLER
Konjenital miyopatiler, birbirinden bağımsız bazı yapısal kas değişiklikleri
ile kendilerini gösteren bir grup kas hastalığıdır. Konjenital
isimlendirmesi aslında “doğuştan beri olan ve yaşamın ilk yılları içinde
kendini gösteren” anlamına gelmesine rağmen bu hastalıklar bir yandan başka
konjenital miyasteniler gibi bazı konjenital hastalıkları içermemekte, bir
yandan da bu grup içindeki hastalıklardakine benzer veya onlarla aynı
patolojik değişiklikleri gösteren ancak gençlik veya erişkinlik döneminde
ortaya çıkan tabloları içine almaktadır.
Otozomal dominant, otozomal resesif veya X’e bağlı resesif kalıtım özelliği
gösteren ve alt gruplarının herbiri ayrı hastalıklar olan bu miyopatiler her
ırk ve cinste görülebilmektedir.
Konjenital miyopatilerin ortak özelliği, kas hücreleri içinde morfolojik
patolojik değişiklikler göstermeleridir. Bu morfolojik değişikliklerin her
biri hastalığa özgüdür ve çoğu zaman hastalığın isimlendirilmesinde
kullanılır. “nemalin (rod)”, “central core”, “multi-minicore”,
“centronuclear” miyopatler bu miyopatilerin bazılarıdır. Hastalıkların her
biri için ayrı bir etyopatogenetik mekanizmadan sözetmek mümkündür.
Primer olarak kası tutan bu hastalıklar çoğunlukla bebeklikte başlar,
yaşamla bağdaşacak hafiflikte olanlar genellikle yavaş ve selim seyirlidir,
bazıları ekstremite zaafı dışında kranyal alan kaslarını, yine bazıları kalp
ve/veya solunum kaslarını tutabilir, birçoğuna dismorfik özellikler eşlik
eder. Histopatolojik olarak Tip-I kas liflerinin predominansı veya atrofisi
sıklıkla gözlenir. İnfantil tiplerin dışında juvenil veya erişkin tipler de
mevcuttur. Bu genel ve benzer özelliklerin dışına çıkan konjenital
miyopatiler veya formlar mevcuttur. CK genellikle normal veya hafif yüksek,
EMG normal veya miyopatiktir. Bazı konjenital miyopatilerin tanınması rutin
histokimyasal ve enzim histokimyasal incelemelerle mümkün olmakla birlikte
çoğunlukla ultrasütrüktürel inceleme amacı ile elektron mikroskopisi
gerekmektedir. Defektif geni bilinen konjenital miyopatilerde kesin tanı
genetik analiz ile kesinleştirilmektedir (ülkemizde hiçbir konjenital
miyopati için genetik analiz yapılmamaktadır).
Performans artırmak ve deformiteleri önlemek amacı ile fizyoterapi, oluşmuş
deformitelerin bazılarının düzeltilmesi için cerrahi girişim dışında tedavi
bugün için sözkonusu değildir. Gen tedavi çalışmaları sürmekle birlikte
henüz patolojik süreci düzeltici bir tedavi bulunmamıştır.
GENETİK METABOLİK MİYOPATİLER
Büyük bir bölümü kas dokusunda enerji açığı yaratan, bazıları ise
yıkılamayan maddelerin depolanması ile giden ve bu morfolojik veya
biyokimyasal bozukluğun yansıması olan klinik bulgularla kendini gösteren
miyopatilerdir. Belirtiler çok çeşitli düzeylerde ve lokalizasyonlarda kas
zaafı olmakla birlikte enerji açığı yaratan hastalıklarda egzersiz
intoleransı önemli bir bulgudur. Bu gruptaki hastalıkların bazıları yalnızca
kas dokusuna özgü patolojik değişiklik oluştururken birçoğu vücudun başka
sistemlerinde de kendini gösterir. Bazımetabolik hastalıklar, aşırı enerji
gerektiren durumlarda (ağır egzersiz, açlık gibi) rabdomiyoliz ve buna bağlı
miyoglobinüri oluşturur. Yaşamı tehdit eden bu sonuca karşılık hastalar
hastalıkları hakkında bilinçlendirilmelidir. Kandaki bazal veya egzersiz
sonrası laktat, piruvat ve amonyak düzeyleri bu hastalıklar konusunda çok
kaba bir ayırıcı tanı yaptırabilir. Bu gruptaki hastalıklar enerji üretmekte
kullanılan glikojen ve lipid metabolizmasını ve en yüksek derecede ATP
üretiminin yapıldığı mitokondrileri ilgilendirmektedir.
GLİKOJEN DEPO HASTALIKLARI
A) LİZOZOMAL TİPTE GLİKOJEN DEPO HASTALIKLARI:
Glikojenin, enerji üretmekte kullanılmayan, lizozomal yoldan yıkımının
engellenmesi ile ortaya çıkan ve kalıtımsal olan klinik tablolardır. En
önemli özelliği, lizozomal otofajik vakuollerin varlığıdır. Bugün artık
otofajik vakuoler miyopatiler (Danon
hastalığı)
olarak bilinen bir grup hastalığın ilk tanımlanmış üyesidir. Lizozomal
enzimlerden
asit maltaz eksikliğine
bağlıdır (Tip II glikogenoz). Danon hastalığının diğer üyeleri lizozomla
ilişkili membran proteini-2 (LAMP-2) eksikliği (ilk tanımlandığında asit
maltaz eksikliği göstermeyen lizozomal glikojen depo hastalığı olarak
bildirilmişti), X’e bağlı geçen artmış otofajili miyopati (XMEA) ve infantil
otofajik vakuollü miyopatidir.
Asit maltaz enziminin eksik olduğu durumlarda (gilkojenoz tip-II –Pompe
hastalığı)
klinik tablonun ağırlığı, başlangıç yaşı ve residüel asit maltaz miktarına
bağlıdır. Kas zaafının nedeni yıkılamayan lizozomal glikojenin lizozom ve
sitoplazmada birikerek kas liflerini harabiyete uğratmasıdır. Böylece kalıcı
ve ilerleyici kas zaafı oluşur. Kalbi ve karaciğeri de tutabilir.
İnfantil tip (Pompe hastalığı) doğuştan başlayan yaygın kas zaafı nedeni ile ortaya çıkan hipotoni, ayrıca kardiyomiyopati ve hepatomegali ile seyreder. İlerleyici olan bu tabloyu gösteren bebekler yaklaşık 1,5 yaşta kaybedilirler. Juvenil ve infantil tipleri biraz daha selim olmakla birlikte birincil sorun solunum kaslarının tutulumu ve kardiyomiyopatidir. Erişkin tip asit maltaz eksikliği bazen yalnızca solunum sıkıntısı ile kendini gösterebilir.
Serum CK düzeyi, distrofilerde olduğu gibi çok yüksek düzeylerdedir. Bu
nedenle, çok yüksek CK düzeyi gösteren hastalarda distrofilerle birlikte
lizozomal glikojen depo hastalıkları da düşünülmelidir. EMG, fibrillasyon,
pozitif diken ve bazen miyotonik boşalımların eşlik ettiği miyopati
gösterir. Hastalığın tanısı, basit histokimyasal incelemelerle rahatlıkla
konabilir. Ancak kesin tanı için dokuda biyokimyasal olarakenzim düzeyi
tayini ve genetik inceleme yapılmalıdır. Sistemik bulgular açısından belli
aralıklarla kalp ve solunum sistemi fonksiyonları izlenmelidir.
Genetik modülasyon ile enzimin üretilmesi ve ömür boyu sistemik olarak
kullanılması konusundaki insan deneyleri hemen hemen tamamlanmıştır. Yakın
zamanda tedavinin hastalara ulaşması planlanmaktadır. Ancak tedavinin,
hastalığın yıkıcı etkilerinin en az olduğu başlangıç döneminde uygulanması
önemlidir. Bunun dışında solunum yetersizliği ve kardiyomiyopatinin destek
tedavi ile iyileştirilmesi birincil yaklaşımdır.
B) NON-LİZOZOMAL TİPTE GLİKOJEN DEPO HASTALIKLARI:
Glikojenin enerji üreten, yapım ve yıkım yollarındaki enzim defektleri
nedeni ile ortaya çıkan miyopatilerdir. Bazıları sistemiktir. Tümü
kalıtımsal hastalıklardır. Miyopati ortaya çıkaran glikojenozlar debranching
enzim, branching enzim, miyofosforilaz, fosfofruktokinaz, fosforilaz-b-kinaz,
fosfogliserat kinaz, fosfogliserat mutaz, laktat dehidrogenaz, aldolaz
eksiklikleridir.
Bu tipteki miyopatilerde kas liflerinde yıkılamayan glikojenin birikimi,
olmakla birlikte, geri plandadır. Bazılarında glikojen birikimi hemen hiç
olmamaktadır. Dokularda yalnızca glikojen değil, bloka uğratan enzimin
fonksiyonuna göre, başka polisakkaridler de birikebilir. Daha önemli sorun
enerji elde edilememesidir.
Başlıca sorunun enerji elde edilememesi olması nedeniyle egzersizle ortaya çıkan ağrı, yorgunluk gibi belirtiler (egzersiz intoleransı), kas zaafına göre daha belirgindir. Bazen hiç kas zaafı olmamasına rağmen yalnızca egzersiz intoleransı görülebilir. Yıllar içinde bazen zaaf gelişebilir. Karaciğer, periferik sinirler de tutulabilir. Bazı durumlarda hipoglisemi atakları, ensefalopati tabloları görülebilir. Rabdomiyoliz gelişebilir.
Serum CK düzeyi normal veya hafif yüksek olabilir, rabdomiyoliz dönemlerinde
geçici olarak çok yükselebilir. EMG normal veya miyopatik olabilir.
Miyofosforilaz eksikliğinde (Mc
Ardle hastalığı)
bazen tek bulgu, iskemik egzersizle ortaya çıkan ve EMG’de sessiz kalan
kontraktür olabilir. Bu hastalıktan kuşku duyulduğunda bu bulgunun özellikle
aranması gerekir. İskemik egzersiz testi sırasında laktatın bazal değere
göre hiç yükselmemesi, bulunduğunda değerli bir bulgudur. Bu grup hastalıkta
biyokimyasal incelemeler, kas biyopsisi ve genetik incelemeler değer
taşımaktadır.
Bu grup hastalığın kesin tedavisi bugün için bilinmemektedir. Hastanın,
hastalığı konusunda bilinçlendirilmesi, diyetin enerjiyi glikojenden farklı
bir maddeden elde edecek şekilde düzenlenmesi, rabdomiyolize yol açacak
aktivitelerden kaçınmasının sağlanması ancak kardiyovasküler performansı
artırıcı hafif ve düzenli egzersiz verilmesi önemlidir.
LİPİD DEPO HASTALIKLARI
Kas kasılmasının bazı aşamalarında gerekli olan lipid aktarım veya yıkım
yolu bozukluklarına bağlı olarak gelişen egzersiz intoleransı veya kas
zaafı, bazen eşlik eden sistemik bulgularla kendini gösteren bir grup
metabolik hastalıktır.
Lipid metabolizması bazı hareketlerimiz ve hareketlerimizin bazı aşamalarında gerekli olan bir enerji yoludur. Bu yolun, kas lifleri içindeki nötral lipidlerin aktarımı veya yıkımı sırasında bloke olması hem enerji açığı ortaya çıkarır, hem de yıkılamayan lipidlerin hücreler içinde birikmesine (bazı tiplerinde) neden olur. Belirtiler de bu iki faktöre bağlı olarak ortaya çıkar. Kas veya sistemik karnitin eksikliği, karnitin palmitil transferaz I ve II (CPT I ve II) eksikliği, karnitin-acilkarnitin translokaz eksikliği, kısa-, orta-, uzun- ve çok uzun- zincirli acil-koenzimA dehidrogenaz eksiklikleri miyopati yapan lipid depo hastalıklarıdır.
Egzersiz ve özellikle açlık durumlarında rabdomiyoliz gelişebilir. Bazen
ilerleyici kas zaafı olabilir. Kas tutulumu dışında bazı tiplerde karaciğer
tutulumu, bazı durumlarda ise ensefalopati (Reye sendromuna benzer tablo),
sıklıkla ise kalp tutulumu görülebilir. Özellikle infantil dönemde başlayan
bazılarında hipoketotik hipoglisemi de birlikte olabilir.
Serum CK düzeyi normal veya hafif yüksektir, rabdomiyoliz dönemlerinde çok
yükselebilir. EMG’de miyopati bulguları vardır. Kas biyopsisinde kas lifleri
içinde lipid birikiminin gösterilmesi bu grup hastalığa tanı koydurur. Bazı
tiplerde lipid birikimi görülmez. Birikim gösterilebilse bile bu yolun hangi
düzeyde bloke olduğunu anlamak için dokuda biyokimyasal olarak enzim düzeyi
saptamak gereklidir. Bazı tiplerde genetik inceleme yapılabilir.
Bugün için bilinen kesin bir tedavi yoktur. Karnitin eksikliğinde 3gm/gün
L-karnitin kullanılabilir. Ancak, başlıca kardiyomiyopatinin, ayrıca
gelişebilecek ensefalopatinin iyileştirilmesi en önemli yaklaşımlardan
biridir. Bunun yanında hastanın hastalık hakkında bilinçlendirilmesi,
diyetin düzenlenmesi, rabdomiyolize yol açan açlık, oruç, aşırı egzersiz
gibi aktivitelerden kaçınmasının sağlanması önemlidir.
MİTOKONDRİYAL HASTALIKLAR
Mitokondriyal hastalıklar genellikle yalnızca kas dokusunu ilgilendirmeyen
multisistemik ve mitokondri disfonksiyonu ile giden hastalıklardır. Bu
nedenle “mitokondriyal
sitopatiler”
olarak da adlandırılmaktadırlar. Kalıtımsal veya edinsel olabilirler.
Kalıtımsal olanlarda genetik geçiş Mendel kanunlarına göre, yani nükleer gen
defektlerine bağlı olarak veya mitokondriyal DNA defektlerinin maternal
yoldan aktarımı ile olur. Nükleer-mitokondriyal intergenomik iletişim
bozukluğu da mitokondriyal hastalık ortaya çıkarabilir. Bazı olgular
sporadiktir.
Defektif mitokondrilerin oranı, her dokunun eşik değerine bağlı olarak,
patolojik bulgu oluşmasına neden olur veya bulgunun derecesini belirler.
Mitokondrinin, hücrenin en önemli enerji deposu olması nedeni ile, enerji
açığı ortaya çıkar. Bu nedenle en sık etkilenen dokular, enerjiye en çok
gereksinimi olan iskelet kası, düz kas ve kalp kası ile retina ve beyin
dokularıdır.
İyi belirlenmiş mitokondriyal sendromlar:
MELAS: Mitokondriyal ensefalomiyopati, laktik asidoz, inme benzeri epizodlar
MERRF: Miyoklonik epilepsi, “ragged red” lifler
CPEO : Kronik progresif eksternal oftalmopleji
MNGIE: Miyo-nöro-gastrointestinal sendrom, ensefalopati
NARP: Nöropati, ataksi, retinitis pigmentosa
Leigh sendromu
Kearns Sayre sendromu
FRDA: Friedreich ataksisi
İyi belirlenmiş bu mitokondriyal sendromlar dışında, her biri bulunan
mutasyona veya oluşmuş klinik bulguya göre adlandırılmış çok sayıda
mitokondriyal hastalık olduğu bilinmektedir. Tanımlandıkça bu sayının çok
artması kaçınılmazdır. En iyi tanımlanmış mitokondriyal hastalıklarda ptoz
ve oftalmopleji sık görülen bir bulgudur. Kas zaafı değişik derecelerde
olabilir. Egzersizle yorulma, geri planda da olsa, bulunabilir. Diğer sistem
tutulumları da kendilerine özgü bulguları gösterirler. Bazen rabdomiyoliz
gelişebilir.
Serum CK düzeyi çoğunlukla normal, bazen hafif yüksektir. EMG normal veya
miyopatik olabilir. Kas biyopsisinde “ragged red” liflerin (RRF) bulunması,
enzim histokimya ile mitokondriyal agregatların varlığı veya sitokrom
oksidaz üretiminin olmamasının gösterilmesi genel olarak bu grup hastalığın
tanınmasına yardımcı olur. Ancak bazı durumlarda bu histopatolojik
bulguların bulunmayacağının bilinmesi önemlidir. İskemik egzersiz testinde
serum laktat düzeyi normalden çok daha fazla yükselir. MELAS’ta beyin
omurilik sıvısında laktat düzeyi artmıştır, bazen laktat/piruvat oranı
değişmiştir. Ancak alt grupların belirlenmesi için biyokimyasal inceleme ve
dokuda genetik inceleme gereklidir. Diğer sistem tutulumları da kendilerine
özgü incelemelerle saptanmalıdır.
Bugün için hiçbir alt grupta kesin tedavi sözkonusu değildir. Ancak, aerobik
egzersiz, rabdomiyolizden korunma, dichloracetate (DCA) (laktik asidozda),
riboflavin (kompleks-1 eksikliğinde), folik asit, L-carnitine, CoQ-10, L-carnitine
+ CoQ-10, E vitamini, C vitamini, K3vitamini, diğer sistem tutulumlarının
tedavisi, nöbet kontrolu (valproat’a dikkat, karnitin eksikliği yapabilir),
katarakt cerrahisi , ptoz cerrahisi, transfüzyon (sideroblastik anemi),
büyüme hormonu (endokrin sistem tutulmuşsa), pace-maker, gerekirse kardiyak
transplantasyon, nazogastrik besleme, periton dializi (MNGIE), işitme
cihazı, koklea transplantasyonu, hidrasyon ve elektrolit balansının
düzenlenmesi, diyaliz (renal tutulumda), ilgili durumlarda ve gerektiğinde
uygulanmalıdır.
İSKELET KASI İYON KANALLARININ HEREDİTER HASTALIKLARI
İskelet kası iyon kanalı hastalıklarını anlatmadan önce iyon kanallarından
kısaca bahsedelim. Kas lifi membranındaki lipidler büyük ölçüde
hidrofobiktir ve hidrofilik iyonların geçişine elverişli değildir. İyonlar
hücre içine ancak membrandaki özel kanallardan geçerek girebilirler. Bu
kanallar, membrana membranın tüm kalınlığı boyunca yerleşmiş olan
proteinlerin oluşturduğu deliklerdir. İyon kanallarının en önemli özelliği
spesifik bir iyonu tanıyıp seçmeleridir. İyon kanallarından geçiş pasiftir:
hücre membranının iki tarafı arasındaki elektriksel potansiyel ve
konsantrasyon farkı, sözkonusu olan iyonun belli bir yönde geçişini sağlar.
İyon kanallarının genellikle iki veya daha fazla farklı durumu vardır.
Örneğin, sodyum kanalları açık ve kapalı halde bulunabilir. Kapalı oldukları
zamanlarda da iki farklı durumda olabilirler: istirahat hali (potansiyel
olarak aktive olabilirler) ve inaktivasyon hali (refrakter, aktive
edilemezler). Bir durumdan bir diğerine geçiş kanalın ‘kapı’ (gate) görevi
yapan kısımlarının açılıp kapanmasıyla olur ve buna ‘gating’ adı verilir.
Kanalların birçoğunun açılıp kapanması bazı dış faktörlerin etkisiyle olur
(‘gated ‘ kanallar). Bu faktörler elektriksel (‘voltage-gated’), kimyasal (‘ligand-gated’)
veya mekanik (‘mechanically-gated’) olabilir. Bazı kanallar ise herhangi bir
dış faktörün etkisi olmaksızın açık halde bulunurlar (‘non-gated’ kanallar).
Voltaja bağımlı kanallardan potasyum, sodyum ve kalsiyum kanallarının aynı
kökten geldiği düşünülür ve temel yapıları birbirine benzer. Bunların bir a
subünitesinin temel motifi 6 transmembran segmentten (S1-S6) oluşan bir
yapıdır. Membrandaki voltaj değişimini farkedenin bu transmembran
segmentlerden dördüncüsü (S4) olduğu düşünülmektedir. Potasyum kanalının a
subünitesi tek bir temel motiften ibarettir. Sodyum ve kalsiyum kanallarının
ise bir a subünitesi temel motifin 4 kez tekrarından oluşur. Sodyum ve
kalsiyum kanallarında iyonların içinden geçtiği kanalın deliğini oluşturan
tek bir a subünitesi iken potasyum kanalında 4 subünite deliği oluşturur.
Her üç kanalda da a subünitesi dışında başka subüniteler de bulunur. Klor
kanalının yapısı bu üç kanalınkinden farklıdır.
Kas iyon kanalı hastalıkları adı altında toplanan bir grup hastalıkta
bozukluk iskelet kasının sodyum, klor veya kalsiyum kanallarındadır. Son
zamanlarda potasyum kanal bozukluklarının da benzer hastalıklara neden
olabileceği bildirilmiştir. Kas iyon kanalı hastalıklarındaki semptomların (miyotoni
ve zaaf) patogenezini anlayabilmek için kısaca istirahat halinde membran
potansiyelinin ve aksiyon potansiyelinin nasıl oluştuğunu hatırlayalım.
Sodyum ve potasyum kanallarının fonksiyonel olarak benzerliklerini ve
farklarını gözden geçirmek bu olayları anlamayı kolaylaştırabilir.
Depolarizasyon her iki kanalın da açılmasına neden olur ve depolarizasyon
arttıkça kanalların açılma olasılığı ve hızı artar. Aralarındaki fark sodyum
kanallarının potasyum kanallarına göre daha hızlı açılmasıve depolarizasyon
uzadıkça sodyum kanallarının kapanmaya (inaktivasyon) başlaması, potasyum
kanallarının ise açık kalmasıdır.
İstirahat halinde hücre içinde potasyum katyonu ve organik anyon
konsantrasyonu hücre dışına göre yüksek, hücre dışında ise sodyum katyonu ve
klor anyonu konsantrasyonu daha yüksektir. Hücrenin iki tarafı arasında,
hücre içi hücre dışına göre daha negatif olmak üzere –60 mV civarında olan
elektriksel bir potansiyel farkı (istirahat membran potansiyeli) vardır. Bu
fark, bir taraftan aktif olarak sodyumu dışarı atıp potasyumu içeri sokan (3
sodyuma karşı 2 potasyum) sodyum-potasyum pompası, diğer taraftan da pasif
olarak sodyumun içeri girip potasyumun dışarı çıkmasını sağlayan iyon
kanalları sayesinde korunur.
Membran potansiyelinin oluşmasında çok önemli rol oynayan ve iyon
kanallarının başlıca rol oynadığı bu pasif olaylara biraz daha yakından
bakalım. İstirahatte gerek hücre dışında sodyum konsantrasyonunun daha
yüksek olması, gerekse de hücre içinin daha negatif olması dolayısıyla, yani
hem elektriksel hem de kimyasal gradientin gereklerine uygun olarak, sodyum
kendi iyon kanallarından hücre içine girer. Bu durumda içerdeki negatiflik
azaldığından potasyum kendi iyon kanallarından dışarı çıkar, diğer taraftan
hücre içindeki potasyum konsantrasyonunun hücre dışına göre daha yüksek
olması da potasyumun yine pasif olarak hücre dışına çıkmasına neden olur.
Sodyumun istirahatte hücre içine girmesi için büyük bir elektrokimyasal güç
vardır, ancak istirahatte az miktarda sodyum kanalına karşın çok miktarda
potasyum kanalı açık olduğundan içeri giren sodyuma göre daha çok potasyum
hücre dışına çıkacak ve hücre içinin görece negatifliği korunacaktır (membran
potansiyeli –60 mV civarında tutulacaktır). Membran potansiyelinin oluşması
sırasında cereyan eden bu olaylarda çok az sayıda iyonun membranın iki
tarafı arasında yer değiştirmesi yeterlidir. Klor kanallarının da istirahat
membran potansiyelinin oluşmasına katkısı vardır.
Depolarizasyon başlayınca ve arttıkça giderek daha çok sayıda sodyum iyon
kanalı açılır. Membran potansiyeli aksiyon potansiyeli oluşturmak için
gereken eşiğe ulaşınca bütün sodyum kanalları hızlıca açılır. Depolarizasyon
sırasında potasyum kanalları da açılır ama bu açılma sodyum kanallarına göre
daha yavaştır. Depolarizasyon süregeldikçe sodyum kanalları kapanmaya başlar
(inaktivasyon safhası), diğer taraftan potasyum kanalları da giderek daha
çok açılır ve böylece depolarizasyon sona erer. Hücrenin hiperpolarize
olduğu kısa bir dönemden sonra hücre repolarize olur, yani yeniden
uyarılmanın mümkün olduğu yukarda anlatılan istirahat haline geçer.
Kas hücre membranında oluşan depolarizasyon transvers tübüllerdeki voltaja
bağımlı kalsiyum kanallarını uyarır. Bunlar da sarkoplazmik retikulumun T
tübülüne komşu bölgesindeki "Ca release" kanallarının açılmasını ve böylece
sarkoplazmik retikulumdaki kalsiyumun hücre içine verilmesini sağlar. Hücre
içindeki kalsiyum artışı miyofibrillerin kasılmasına neden olur.
İyon kanallarının incelenebilmesi ‘voltage-clamp’ ve ‘patch-clamp’ teknikleri sayesinde olmuştur. ‘Voltage-clamp’, membran potansiyelinin istenen bir seviyede tutulmasını sağlar. Bu sırada voltaja bağımlı iyon kanalları açılıp kapanmaya devam eder. Membran potansiyeli değiştiğinde bu yeni potansiyeli önceden belirlenmiş olan eski seviyesine getirmek için voltage-clamp belli bir akım yaratır. İşte bu akım membrandaki iyon kanallarından geçen akımın göstergesidir. Membranın çok ufak bir parçasının elektriksel olarak izole edilip tek tek iyon kanallarının incelenmesi ise ‘patch-clamp’ tekniğinin esasını oluşturur.
Tablo 6. İskelet kasi iyon kanallarinin herediter hastalıkları
Birçoğu 19. Yüzyıldan beri bilinen bu hastalıkların iskelet kası iyon kanallarının bozukluğundan kaynaklandığının anlaşılması iki önemli gelişme sonucu olmuştur: modern elektrofizyoloji ve moleküler biyoloji. Membrandaki iyon kanallarının incelenmesini sağlayan ‘voltage-clamp’ (Hodgkin ve Huxley, 1952) ve ‘patch clamp’ (Neher ve Sakmann, 1976) gibi elektrofizyolojik incelemeler sayesinde bu hastalıklardan bazılarının klor, bazılarının ise sodyum iyon kanalı bozukluğu sonucu oluştuğuna dair, gen araştırmalarına da ışık tutan, değerli bilgiler elde edilmişti. 1990’lı yıllarda bu hastalıkların gerçekten de tahmin edilen iyon kanalını kodlayan gendeki mutasyonlara bağlı olarak ortaya çıktığı anlaşıldı. Kalsiyum kanalı hastalıklarında ise elektrofizyolojik incelemeler ile genetik incelemeler arasında benzer bir uyuma henüz varılamadı.
Kas iyon kanalı hastalıklarının iki ana semptomu vardır: Miyotoni ve
episodik zaaf. Bu hastalıkların bazılarında sadece miyotoni, bazılarında
sadece zaaf, bazılarında ise biri ön planda olmak üzere her iki semptom da
bulunur. Geçmişte bazıları miyotoniler bazıları periyodik paraliziler adı
altında semptomatolojiye yönelik bir sınıflama içinde incelenen bu
hastalıklar son gelişmeler ışığında patogeneze yönelik çok farklı bir
sınıflama ile toparlanmıştır. Seyrek görülen bu hastalıkların çoğu (otozomal
resesif myotonia congenita dışında hepsi) otozomal dominant tipte bir
herediter geçiş gösterir.
KALSİYUM KANALI HASTALIKLARI
HİPOKALEMİK PERİYODİK PARALİZİ:
Otozomal dominant geçişli bu hastalıkta belirtiler daha çok erkeklerde
kendini gösterir. Zaaf atakları genellikle puberte sıralarında başlar. Tipik
bir atakta hasta sabah zaaf ile uyanır ya da sabah uyanınca bacaklarında
ağırlık hisseder, bir saat içinde kol ve bacaklarında güçsüzlük başlar.
Güçsüzlük ilerledikçe güçsüzlükle orantılı olarak kasların eksitabilitesi
azalır, derin tendon refleksleri hipoaktif hale gelir. En ağır şeklinde
hasta hiçbir ekstremitesini hareket ettiremez hale gelir. Kaslar tümüyle
ineksitabldır, derin tendon refleksleri alınmaz olur. Çoğu zaman solunum ve
yüz kasları etkilenmez, ancak nadiren solunum kaslarının da tutulup ölüme
yolaçtığı çok ağır ataklar olabilir. Diğer taraftan tek bir ekstremitenin
tutulduğu hafif ataklar da vardır. Atak sırasında duysal hiçbir yakınma
olmaz. Ataklar birkaç saatten bir güne kadar sürebilir ve başladığı gibi
hızlıca sona erer. Ataklar arasında hasta tamamen normaldir, fakat hafif bir
kalıcı zaafın sürdüğü olgular da vardır. Atak sıklığı çok değişkenlik
gösterir: Haftada birkaç kez olabildiği gibi yılda birkaç kez veya daha az
olabilir. İleri yaşlarda atakların seyrekleştiği gözlenir. Ataklar ağır
karbonhidratlı yiyecekler ve ağır egzersiz sonrası dinlenme ile provoke
olabilir.
Ataklar sırasında serum potasyumu genellikle düşük (3 mEq/L veya daha aşağıda) bulunur. Bu durum potasyumun böbrekten atılımı ile ilgili değildir, çünkü idrar potasyumu da azalmıştır. Mesele potasyumun kas lifi içine girmesidir. Ağır karbonhidrat alımı ve insulinin bu hastalığı provoke etmesi de insulinin Na/K pompasını stimule ederek potasyumun hücre içine girmesini sağlayan fizyolojik etkisine bağlıdır. Tanının belirsiz olduğu durumlarda glukoz ve insulin infuzyonu yapılarak zaaf provoke edilebilir. Bu test, düşük potasyumun kardiyak etkilerinin çok ağır olabileceği gözönünde tutularak, ancak çok gerektiği zaman, sıkı kontrol altında ve acil müdahalenin mümkün olduğu şartlarda yapılmalıdır.
Laboratuvar incelemelerinde atak sırasında potasyumun düşük olmasına bağlı
olarak tipik EKG değişiklikleri (bradikardi, PR ve QT aralıklarının uzaması,
T dalgalarının düzleşmesi ve belirgin U dalgaları) ortaya çıkar. Serum CK’sı,
atak sırasında veya sonrasında yüksek olabilir. EMG’de zaaf derecesine bağlı
olarak bileşik kas aksiyon potansiyelinin amplitüdünün düştüğü, motor ünit
potansiyellerinin azaldığı görülür; hasta haraket edemez hale geldiğinde kas
ineksitabldır. Miyotonik boşalımların olmaması dikkat çekicidir. Kas
biyopsisi normal olabilir veya miyopatik değişiklikler gösterebilir.
Özellikle kalıcı zaafın olduğu hastalarda kas liflerinde vakuoller bulunur.
Hasta dört ekstremitede de zaaf ile geldiğinde ayırıcı tanıda servikal
miyelopati ya da vertebrobaziler sistemi tutan serebrovasküler hastalık,
Guillain-Barré sendromu gibi kuvadriparezi yapan nedenler akla gelmelidir.
Familyal hipokalemik periyodik paraliziyi sekonder periyodik paraliziden ayırmak çok önemlidir. Zaaf atakları üriner veya gastrointestinal sistemden potasyum kaybı sonucu ortaya çıkıyorsa, familyal periyodik paralizinin aksine, ataklar arasında da potasyum düşüktür. Ayırıcı tanıda düşünülmesi gereken bir diğer hastalık da tirotoksikoza bağlı periyodik paralizidir. Tirotoksikozun tedavisi ile ataklar da kaybolur.
Moleküler biyoloji çalışmaları birinci kromozomda bulunan ve dihidropiridine
sensitif kalsiyum kanalı (dihidropiridine reseptörü) a subünitesini kodlayan
gendeki (1q31-32) nokta mutasyonlarının hastalıktan sorumlu olduğunu ortaya
çıkarmıştır. Transvers tubullarda bulunan dihidropiridine reseptörlerinin
esas fonksiyonu sarkoplazmik retikulumda bulunan ryanodine reseptörlerine
voltaj değişikliklerini iletmektir (‘voltage-sensor’ lük). Ryanodine
reseptörleri ise sarkoplazmik retikulumdan kalsiyumun serbest bırakılmasını
sağlayarak kontraksiyonu başlatırlar. Bu yapıların patogenezdeki rolü henüz
anlaşılabilmiş değildir, çünkü daha önce yapılan elektrofizyolojik
çalışmalar kontraksiyon mekanizmasında herhangi bir problem olmadığını, kas
lifi ineksitabilitesinin membran bozukluğuna bağlı olduğunu ortaya
koymuştur. Zaten sınırda çalıştığı düşünülen membran, serumda potasyumun
azalmasına neden olan durumlarda dekompanse hale gelmekte ve anormal bir
depolarizasyona uğramaktadır. Görüldüğü gibi elektrofizyoloji ve moleküler
biyoloji arasında ciddi çelişkiler vardır ve esas olarak patogenez henüz
bilinmemektedir.
Paralizi atakları 20-100 mEq oral potasyum ile tedavi edilebilir. Düzelme
görülmezse intravenöz potasyum vermek gerekebilir. Düşük karbonhidrat,
yüksek potasyumlu diyet ve günlük oral potasyum alımı ile ataklar
önlenebilir. Ataklar arası koruyucu tedavi karbonik anhidraz inhibitörü olan
acetazolamide veya dichlorphenamide ile yapılabilir. Triamterene veya
spironolactone da denenebilir.
MALİN HİPERTERMİ :
Anestezi sırasında gelişen ve çok yüksek mortalitesi olan otozomal dominant
bir hastalıktır. Yüksek ates ve kas rijiditesi ile seyreder; miyoglobinuri
görülebilir ve CK çok yükselir. Özellikle central core konjenital
miyopatisinde ortaya çıkabilir. Ryanodine reseptör genindeki (19q12-13)
mutasyonların hastalıktan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Tedavisinde
dantrolene kullanılır.
SODYUM KANALI HASTALIKLARI
HİPERKALEMİK PERİYODİK PARALİZİ:
Otozomal dominant geçişli bu hastalık her iki cinste de görülür. Zaaf
atakları bebeklikte farkedilebilir ama daha çok çocukların oyun çağından
çıkıp çok oturmak zorunda kaldıkları ilkokul çağlarında dikkati çekmeye
başlar. Tıpkı hipokalemik periyodik paralizide olduğu gibi zaaf atakları kol
ve bacakları tutar; yüz ve solunum kasları etkilenmez. Zaaf çoğu zaman dört
ekstremiteyi de etkiler, ancak tek ekstremitenin etkilendiği ataklar da
vardır. Hiperkalemik periyodik paralizideki atağın hipokalemik periyodik
paralizidekinden bazı farkları vardır: Gün içinde, daha çok egzersiz
sonrasındaki istirahat sırasında ortaya çıkar, maksimum defisite daha çabuk
ulaşılır, kısa sürer (çoğu bir saatten az), daha hafiftir ve daha sıktır.
Yine hipokalemik periyodik paraliziden farklı olarak karbonhidratlı
yiyecekler atakları provoke edeceğine atağın gelmesini engelleyebilir.
Atakların bazen daha uzun sürdüğü, daha ağır olduğu, bazı hastalarda ise
hafif bir kalıcı zaaf zemininde geliştiği gözlenir. Bazı hastalarda miyotoni
görülebilir. Ataklar sırasında genellikle potasyum yüksek bulunur, ancak
normal bulunduğu olgular da vardır. Tanı belirsizse potasyum verilerek
yapılan provokasyon testiyle atak oluşturmaya çalışılabilir. Potasyumun
kardiyak etkileri düşünülerek bu test hipokalemik periyodik paralizide
söylendiği gibi yoğun bakım şartlarında uygulanmalıdır. Diğer bir
provokasyon yöntemi de hastaya bir süre egzersiz yaptırıp ardından
dinlendirmektir. Serum CK atak sırasında veya sonrasında yüksek bulunabilir.
EMG’de hipokalemik periyodik paralizide görülmeyen miyotonik boşalımlar
görülebilir; atak sırasındaki zaafın ağırlığına bağlı olarak bileşik kas
aksiyon potansiyelinde düşme ve motor ünit potansiyellerinde azalma
saptanır. Kas biyopsisinde tübüler agregatlar olabilir, vakuoller
görülebilir. Potasyumun yüksek bulunmasına uygun olarak EKG değişiklikleri
görülebilir.
PARAMYOTONİA CONGENİTA:
Otozomal dominant geçişlidir. Miyotoni ve zaafın birlikte görüldüğü bu
hastalık bebeklikte başlar. Her iki semptom da en çok yüz ve ellerde
belirgindir. Miyotoni diğer hastalıklarda görülenin aksine hareketle
azalacağına artar (paradoks miyotoni). Hastaya gözünü sıkıca üstüste
kapaması söylenir. Hasta bir süre sonra gözünü açamaz hale gelir. Hareketle
miyotoni arttığı gibi kuvvetli ve tekrarlanan hareket zaaf da oluşturabilir.
Zaafın ortaya çıkmasına neden olan diğer önemli bir etken de soğuktur.
Hastalar birçok defa semptomlarını ağrı, katılık, şişlik gibi müphem
sözlerle ifade ettiklerinden tanı koymak için zaafı ortaya çıkaracak
provokatif testlerin yapılması gerekebilir. El buzlu suya kısa bir süre
sokulursa hasta elini hareket ettiremez hale gelir, bu ağır zaaf (kontraktür)
el sudan çıkarıldıktan saatler sonra düzelir. El buzlu sudayken EMG ile
kasın elektriksel olarak sessiz hale geldiği gösterilmelidir. Ayrıca, EMG’de
miyotonik boşalımlar görülür.
MYOTONIA FLUCTUANS (POTASSIUM AGGRAVATED MYOTONIA):
Potasyum alımı ile provoke olan miyotoni atakları ile karakterize otozomal
dominant bir hastalıktır. Gençlik çağlarında ortaya çıkar. Bazen egzersiz de
miyotoniyi provoke edebilir. Zaaf görülmez. Soğuğun olumsuz etkisi yoktur.
Ayırıcı tanı kısa süren hiperkalemik periyodik paralizi atakları ile geçici iskemik atak arasında yapılmalıdır. Miyotoninin görüldüğü hastalıklarda ise myotonia congenita ve miyotonik distrofi dışlanmalıdır.
İskelet kası sodyum kanalı a subünitesini kodlayan ve 17. kromozomda bulunan
(17q23) gendeki nokta mutasyonları sonucu bu hastalıklardan herhangi biri
oluşur. Mutant (hasta) kanalların patolojik olarak oluşturduğu hafif
depolarizasyon miyotoniye, ağır depolarizasyon ise zaafa neden olur. Bunu
patogenezi nispeten daha iyi anlaşılmış olan hiperkalemik periyodik paralizi
özelinde anlatmaya çalışalım. Olayın başlamasına sodyum kanallarında
inaktivasyon bozukluğu olan mutant kanallar sebep olur, ancak olay sağlam
olan sodyum kanallarına bağlı olarak gelişir. Bozuk kanallardaki
inaktivasyon bozukluğu depolarizasyonun uzamasına neden olmaktadır. Hafif
düzeyde bir depolarizasyon uzaması sözkonusu ise o sırada inaktivasyondan
çıkmış olan ve istirahat halinde olan sağlam sodyum kanalları bu süregelen
depolarizasyonun etkisiyle yeniden aktif hale gelir. Bu durumda klinik
olarak miyotoni görülür. Bozuk kanalların inaktive olamaması membranda ağır
bir depolarizasyon oluşturursa sağlam kanalların inaktivasyondan istirahat
haline geçebilmeleri için gereken membran potansiyeli yaratılamamış olur ve
sağlam kanallar da inaktivasyondan çıkamaz. Bu durumda hücre uyarılamaz ve
klinik olarak zaaf görülür.
Paralizi atakları genellikle hafif olduğundan tedavi gerektirmez. Gerekirse
kalsiyum glukonat veya glukoz ve insulin verilebilir. Bol karbonhidratlı,
düşük potasyumlu diyet ve sık aralıklı öğünlerle ataklar önlenebilir.
Ataklar arası koruyucu tedavi olarak acetazolamide veya dichlorphenamide
kullanılabilir. Diüretikler atakları azaltabilir. Miyotoninin ön planda
olduğu hastalıklarda myotonia congenita için önerilen ilaçlar
kullanılabilir.
KLOR KANALI HASTALIKLARI
Aile içi evlenmelerin yüksek oranda olduğu ülkemizde resesif myotonia
congenita kas iyon kanalı hastalıkları arasında en sık görülenidir. Dünyada
da resesif tip dominanta göre daha sık görülür. Bu iki tip klinik olarak
birbirine benzer ancak bazı farkları vardır.
OTOZOMAL RESESİF MYOTONİA CONGENİTA (BECKER TİPİ):
Hastalığın başlıca semptomu olan miyotoni çocukluk çağında (4 ile 12 yaş
arası) başlar. Daha çok erkeklerde görülür. Miyotoni önce bacaklarda, bundan
birkaç yıl sonra ellerde, kollardan aylar veya yıllar sonra da yüz ve
boyunda farkedilir, yani asandan (yukarı doğru) bir seyir sözkonusudur.
Genellikle miyotoni çok belirgindir; bu bakımdan miyotoninin daha geri
planda olduğu miyotonik distrofiden farklıdır. Dikkati çeken bir özellik de
hastanın, kaslarının hipertrofik olması nedeniyle, atletik yapıda olmasıdır.
Birçok hastada ‘geçici zaaf’ diye adlandırılan özgün bir fenomen görülür.
Bir hareketin ilk kontraksiyonu normal iken güç ikinci kontraksiyonda aniden
azalır, birkaç kontraksiyon boyunca azalmış olarak kalır, ardından giderek
düzelir ve tamamen normale döner. Birçok kasta muayene ile ortaya
çıkarılabilenbu fenomeni hastalar daha çok ellerde ağır bir yük kaldırırken
aniden boşalma ve elden düşürme şeklinde ifade ederler. Geçici zaaf, bazen
hastaya miyotoniden daha çok rahatsızlık verir ve miyotoniden ayırdedilmesi
gerekir.
Şekil 14. Myotonia congenita’lı hastada kasların hipertrofik görünümü
OTOZOMAL DOMİNANT MYOTONİA CONGENİTA (THOMSEN TİPİ):
Hastalık bebeklik veya erken çocukluk çağında kendini gösterir. Baştan
itibaren miyotoni yaygındır, yani asandan seyir yoktur. Genellikle geçici
zaaf görülmez, ancak görülen aileler de vardır. Resesife göre daha hafiftir,
hatta şikayet yaratmayacak ölçüde silik semptomların olduğu olgular da
vardır.
Resesif ve dominant myotonia congenitayı birbirinden ayırmak her zaman kolay
değildir. Ender olarak başlangıç yaşı, asandan seyir olup olmaması,
miyotoninin ağırlığı, geçici zaaf olup olmaması gibi karakteristiklerde
yukarıda anlatılan klasik bilgilerin tam tersi, yani biri için anlatılan
diğeri için geçerli olabilir. Ayırım başlıca aile ağacında resesif veya
dominant geçişe göre yapılır.
Serum CK, normal veya hafif yükselmiş bulunur. İğne EMG'sinde, incelenen her
kasta kısa süreli miyotonik deşarjlar vardır.Kas patolojisinde, hipertrofik
lifler, santral nukleuslar ve tip 2 liflerinde azalma görülebilir. Patolojik
değişiklikler hafif düzeydedir.
Ayırdedilmesi gereken en önemli hastalık miyotonik distrofidir. Myotonia
congenita’da miyotoni çok belirgin iken miyotonik distrofide genellikle geri
plandadır. Miyotonik distrofide okulobulber kaslarda, boyun ve distal
ekstremite kaslarında zaaf vardır; frontal kellik ve temporal atrofiyle
birlikte tipik bir yüz görünümü dikkati çeker; kas dışı organ tutulumu
bulunur.
Dominant ve resesif formlardan 7. kromozomdaki iskelet kası klor kanalı genindeki (7q35) nokta mutasyonları sorumludur. Resesif tipte nadiren klor kanalı geninde delesyon da saptanmıştır. Genetik incelemelerden yararlanarak myotonia congenitanın resesif olduğuna karar vermek her iki allelde de aynı mutasyon bulunduğu zaman kolaydır. Bazen iki allelde yine aynı gende (yani klor kanalı geninde) olmak üzere farklı mutasyonlar bulunur. ‘Compound heterozigosite’ denilen bu durumun resesif geçişe delalet ettiği düşünülür. Sadece tek allelde mutasyon gösterilebildiği durumlarda resesif veya dominant tanımı ancak aile ağacına dayanılarak yapılabilir.
Moleküler biyoloji öncesinde yapılan elektrofizyolojik incelemeler myotonia
congenitada klor kanallarında ileti azalması bulunduğunu ortaya koymuştu.
Normal şartlarda klor iyonu, kas lifinden dışarı atılan potasyum iyonunun
transvers tübüllerde birikmesine engel olur. Klor iletisi azaldığında
transvers tübüllerde artan potasyum konsantrasyonu yeniden depolarizasyona
neden olur ve böylece ortaya çıkan repetitif elektrik deşarjlar klinik
olarak miyotoninin görülmesine neden olur. Klor kanalını sorumlu bulan ve
birbirini tamamlayan bu fizyolojik ve genetik çalışmalara rağmen klor
kanalındaki bozukluğun tek başına myotonia congenitadaki hipereksitabiliteyi
açıklamaya yetmediği, bu hastalarda sodyum kanalında da bazı bozuklukların
olduğu ve mekanizmanın henüz tam olarak anlaşılamadığı düşünülmektedir.
Miyotoni tedavisinde en çok mexiletine, carbamazepine ve phenytoin sodium
kullanılır. Karbonik anhidraz inhibitörleri (acetazolamide) de yararlı
olabilen ilaçlardandır. Bu tedavilerin herbiri tek başına, düşük dozda
başlanarak verilir; semptomlar yeterince kontrol altına alınamamışsa doz
yükseltilir. Beklenen cevap, miyotoninin tamamen ortadan kalkması değil,
mümkün olabileceği kadar azalmasıdır. Bunlar denendiği halde bir sonuç
alınamamışsa düşük doz steroid tedavisi düşünülebilir. Özellikle mexiletine
ve phenytoin sodium kullanımından önce hastaya kardiyolojik inceleme yaparak
bunların kullanımında bir sakınca olmadığının belirlenmesi gerekir.
POTASYUM KANALI HASTALIKLARI
ANDERSEN SENDROMU:
Otozomal dominant veya sporadik geçişli bu sendromda paralizi ataklarına
kardiyak disritmi ve dismorfik belirtiler eklenir. Potasyum paralizi
ataklarını provoke edebilir. Hafif miyotoni de semptomlara eşlik edebilir.
Tanınması pace-maker takılmasını gerekterebilecekciddi kardiyak
komplikasyonların önlenmesi açısından önem taşır. Çok yakın bir tarihte bu
sendroma potasyum genindeki (17q23’deki ‘inward rectifying’ potasyum geni)
mutasyonların yol açtığı anlaşılmıştır.
EDİNSEL SİSTEMİK- METABOLİK- ENDOKRİN MİYOPATİLER
Çok çeşitli sistemik, metabolik ve endokrin hastalıklar kası da
tutabilirler. Bunlar arasında en sık görülenler inflamatuvar veya
granulomatöz hastalıkların ortaya çıkardığı miyopatiler (lupus erythematosus,
sarkoidoz gibi), infeksiyon hastalıkları, tiroid hastalıkları ile birlikte
görülenler (hipotiroidi, tirotoksik miyopati, tiroid oftalmopatisi,
myasthenia gravis, tirotoksik periyodik paralizi) ve glikokortikoidlerle
ilgili (Cushing) olanlardır. Ayrıca hiperparatiroidi, üremi, hipo- veya
hiperkalemi veosteomalazi de miyopatiye neden olabilir. Bu durumlarda
endokrin anormalliğin düzeltilmesi çoğu kez miyopatinin düzelmesine neden
olur. Aşağıda örnek olarak, yoğun bakım koşullarında ortaya çıkan
miyopatilerin bir özeti verilmiştir:
YOĞUN BAKIM MİYOPATİLERİ (“Critical illness myopathies”)
Bazı durumlarda yoğun bakım koşullarında, intübasyon uygulanmış hastaların,
beklendiği sürede spontan solunuma başlayamamaları sonucu dikkati çekmiş
olan bir klinik tablodur. Uzun süre yoğun bakım nöropatisi olarak
değerlendirilmiş ancak yakın yıllarda ayrı bir antite olarak kabul
edilmiştir.
Tanınmaya başladığından bu yana tahmin edilenden daha sık olduğu düşünülen
bu miyopatiler ancak, söylenen durumdaki koşullarda bulunan ve spontan
solunuma başlatılamayan hastalarda kuşkulanılması durumunda tanınabilir.
Yüksek doz kortikosteroid kullanımı (%80 olguda), organ transplantasyonu, sepsis,
diyaliz, ağır hastalık durumu, kalıcı zaaf, status asthmaticus için yapılan
paralitik tedaviler, nondepolarizan kas gevşeticiler gibi faktörlerin
herhangi birisi veya birkaçı, sözkonusu tabloya neden olabilir. Hastalar
tümüyle kuvadriplejiktir. Bazen klinik tabloya ekstaoküler kasların zaafı da
eklenir. Başlangıçta CK değeri yüksek olsa da sonraları normale dönebilir.
Yoğun bakım miyopatilerinin en sık görüldüğü durum, özellikle yüksek doz
kortikosteroidlerle non-depolarizan kas gevşetici ajanların birlikte
kullanıldığı durumlardır. Ancak her iki ajanın da yalnız başına kullanıldığı
durumlarda da ortaya çıktığı gözlenmiştir. Bu faktörler dışında ortaya çıkan
miyopatide sepsis ve sepsisin yarattığı multisistemik inflamatuvar yanıtın
rolü üzerinde durulmaktadır. Bugüne kadar yoğun bakım koşullarında ortaya
çıktığı bildirilen üç grup miyopatiden söz edilmektedir:
1. En sık görülen tip,
akut miyozin kaybı miyopatisidir. Özellikle yüksek doz kortikosteroidlerin
non-depolarizan kas gevşeticilerle birlikte kullanıldığı durumlarda
görülmektedir. Akut, kuvadriplejik bir miyopatidir. CK değeri çoğunlukla
normaldir. EMG normal, nöropatik veya miyopatik olabilir. Kas patolojisinde
Tip-II atrofisi ve miyozin kaybı saptanır.
2. Non-nekrotizan miyopati
3. Yaygın nekrozlu miyopati
Her üç durum da altta yatan nedenin düzeltilmesi ile haftalar içinde geriler. Bu
hastalardaki ölüm miyopatiden çok, genellikle altta yatan neden ile ilişkilidir.
TOKSİK VE İLACA BAĞLI MİYOPATİLER
Çok çeşitli toksinler ve ilaçlar miyopati yapmaktadırlar. Bu ajanlardan
bazıları sessiz CK yükselmesine neden olurken bazıları nöromüsküler kavşak
hastalığı, açık miyopati (özgün olmayan miyopati, mitokondriyal miyopati,
miyofibril kaybı miyopatisi, vakuollü miyopati, inflamatuvar miyopati,
rabdomiyoliz, gibi), veya kas ağrısı, krampları, miyotoni ile kendini
gösterir. Bu nedenle, miyopatiye neden olduğu bilinen ilaçların kullanımı
sırasında mutlaka hastanın miyopati açısından da aralıklı kontrolu,
gerektiğinde miyopati tanısı için gerekli incelemelerin yapılması, miyopati
saptandığında ise ajanın dozunun azaltılması veya tümüyle kesilmesi gerekir.
Aşağıda miyopati yaptığı bilinen ilaçlar ve toksinlerin bir listesi
verilmeye çalışılmıştır.
Tablo 7.
Miyopatiye Neden Olan ilaçlar ve Toksinler
|
Kortikosteroidler
|
Doksorubisin |
MİYOGLOBİNÜRİ-RABDOMİYOLİZ
Bazı faktörlerin etkisi ile kas liflerinde çok yaygın nekroz (rabdomiyoliz)
ve bu süreç sonunda açığa çıkan miyoglobinin idrarla atılması (miyoglobinüri)
ile belirlenen durumdur. Kaslarda güçsüzlük, miyalji, bazen kaslarda şişlik,
koyu idrar rengi (hafif durumlarda idrar rengindeki değişiklik
farkedilmeyebilir) başlıca klinik bulgularıdır. CK İleri derecede yükselir.
CK yüksekliği bazen kas zaafından önce ortaya çıkabilir. İdrarda yüksek
oranda miyoglobin saptanır. Hasta idrar renginin koyu olduğunu ifade eder (hematüri
ile karıştırılmamalıdır). Rabdomiyolize yol açan nedenler çok çeşitlidir.
Miyoglobinüri akut böbrek yetersizliğine yol açabilir ve yaşamı tehdit
edebilir. Ayrıca hiperkalemi, hiperfosfatemi, hipo- veya hiperkalsemi,
hiperürisemi geliştirebilir, kardiyak aritmilere yol açabilir. Nörolojik,
nefrolojik ve kardiyolojik acil durumlardandır. Acil tedavide böbrek ve kalp
fonksiyonlarının izlenmesi ve gerektiğinde düzeltilmesi büyük önem taşır. Bu
dönemi atlatan hastalarda düzelme genellikle tamdır. Ayırıcı tanıda
hemoglobinüri nedenleri ve akut intermittan porfiri önemlidir.
Miyoglobinüriye neden olan ana hastalığı araştırmak amacıyla yapılması
gereken kas biyopsisi, bu acil tablonun gelişiminden en az 1 ay sonra
yapılmalıdır. Biyopsi eğer rabdomiyoliz sırasında yapılmışsa daha sonra
mutlaka yinelenmelidir. Aşağıda rabdomiyoliz-miyoglobinüriye en sık neden
olan durumların listesi verilmeye çalışılmıştır:
Tablo 8.
Rabdomiyoliz ve Miyoglobinüriye Neden Olan Durumlar
|
Aşırı fizik aktivite
(istemli, status epilepticus, delirium tremens, vs) |
İlaçlar |
İnflamatuvar kas
hastalıkları Polimiyozit Dermatomiyozit |
İNFLAMATUVAR MİYOPATİLER
İnflamatuvar miyopatiler kas dokusunun edinsel miyopatilerindendir. Diğer birçok miyopatinin tersine subakut seyirlidirler. Kas ve çevre dokularda inflamasyona yol açan nedenler çok çeşitlidir. Aşağıdaki tabloda bu değişik nedenler görülebilir. Bu bölümde yalnızca idiyopatik inflamatuvar miyopatiler konusu derinlemesine işlenecektir.
Tablo 9. İnfeksiyöz ve İnflamatuvar Miyopatiler
İDİYOPATİK İNFLAMATUVAR MİYOPATİLER:
Polimiyozit (PM), dermatomiyozit (DM) ve inklüzyon cisimciği miyoziti (İCM)
bu grup içinde yer almaktadır. Polimiyozit ve dermatomiyozitin ortak
özellikleri subakut (haftalar veya aylar içinde gelişen) proksimal kas zaafı
ve yüksek serum CK değeri ile seyretmeleridir. Dermatomiyozitte ek olarak
deri bulguları da vardır. Bu benzerliğe rağmen iki miyopatinin patogenezleri
tümüyle birbirinden farklıdır.
POLİMİYOZİT
Her iki cinste ve her yaşta görülebilen ancak kadın predominansı olan
polimiyozitin en sık görüldüğü yaş grubu 45-60 arasıdır. Kadın baskınlığı
15-44 yaş arası en belirgindir. Çocukluk çağında çok ender görülür. Kas
zaafı genellikle alt ekstremitelerin kök kaslarından başlar. Hasta haftalar
veya aylar içinde ilerleyen merdiven çıkma, oturduğu yerden kalkma, giderek
yürüme güçlüğünden yakınır. Omuz kavşağı kaslarının da zaafı eklenerek hasta
kollarını kaldırmakta zorlanmaya başlar. Tedavi edilmediğinde hastalığın
varacağı nokta hastanın yatağa bağımlı hale gelmesi, kasların atrofiye
uğramasıdır. Boyun ekstansör kaslarının zaafı da klinik tablonun önemli bir
parçasıdır. Özofageal disfonksiyona bağlı yutma güçlüğü olabilir (özofagus
1/3 üst bölümü zaafı). Olguların %20-50’sinde kas ağrıları da mevcuttur. Tüm
bulgular subakut yerleşebileceği gibi ender olarak akut yerleşen, yaygın kas
nekrozu ile seyreden bir klinik tablo da sergileyebilir. Polimiyozitte
malinite ile ilişki dermatomiyozitte olduğu kadar belirgin gösterilememiştir
veya daha seyrektir.
Serum CK değeri normalin 10-20 katına çıkabilir. Zaaf olmaksızın CK
yüksekliği hastalığın çok başlangıcında görülebilir. Elektromiyografide
miyopatik motor ünit potansiyelleri yanısıra bol miktarda patolojik spontan
aktivite görülür. Tanının kesinleştirilmesi kas biyopsisi ile olur. Kas
biyopsisindeki tanı koydurucu tipik özellik, nekrotik olmayan kas lifleri
çevresindeki lenfosit infiltrasyonudur. İnfiltrasyon perivasküler alanları
da tutar. Ancak hastalık kasları odaklar halinde tuttuğundan, bu özelliğin
bulunmaması polimiyozit tanısını dışlamaz, örnekleme hatası olarak
değerlendirilebilir. Kuşkulu olgularda bu nedenle biyopsiyi yinelemek
gerekir.
Polimiyozitte nekrotik olmayan kas lifleri çevresinde, endomizyumda bulunan
bu inflamasyonun özelliği başlıca CD8(+) T lenfositlerinden oluşmasıdır. Çok
daha geri planda CD4(+) T lenfositleri ve çok az B lenfositleri de bunlara
eşlik edebilir. Bu inflamasyon giderek kas hücresini işgal eder ve lifin
nekrozuna yol açar. Normalde kas hücrelerinde ekspresyonu olmayan MHC-1,
polimiyozitte hemen tüm kas liflerinde eksprese olur. Tüm bu veriler
birlikte değerlendirildiğinde polimiyozitteki inflamasyonun başlıca kas
lifinin kendisini hedeflediği ve sitotoksik T hücrelerine bağımlı bir
hücresel immun yanıt sonucu geliştiği anlaşılmaktadır.
Şekil 15. Polimiyozit ve dermatomiyozitte histopatolojik görünüm
Şekil 15a. Polimiyozitte endomizyal inflamasyon ve bir kas lifinin lenfositler tarafından invazyonu
Şekil 15b. Dermatomiyozitte perimizyal inflamasyon, perifasiküler atrofi
Şekil 15c. Dermatomiyozitte damarlarda kompleman (C5b9-MAC) birikimi
Hastalığın tedavisinde immunsupresyon yer alır. Bu amaçla 1-1,5 mg/kg başlangıç dozunda prednizolon ilk seçimdir. Ağır olgularda tedaviye 1000 mg/gün metil prednizolon ile başlayıp sonra prednizolona geçmek daha yararlı olabilir. Yanıt almak için 2, bazen 3 ay beklemek gerekebilir. Hastalığa yanıt almadan ilaç dozunu azaltmamak gerekir. Düzelmeye klinik bulguların gerilemesi, ayrıca başlangıçtaki CK düzeyinin düşmesi ile karar verilir. Ancak sonraki izlemlerde CK değerini sürekli gözlemek ve tedaviyi buna göre yönlendirmek yanlıştır. Genel olarak önemli olan kas zaafının düzelmesidir. Klinik yanıtın başlamasından sonra tedavi dozu giderek ama yavaş olarak azaltılır ve bir idame dozuna inildiğinde bu düzey çok uzun süre (bazen yıllarca) korunur. Tedavi tamamen kesilirse yeniden başlangıç dozuna dönülmesi, ilki kadar iyi bir klinik düzelme sağlamayabilir. Eğer klinik tabloda düzelme olmazsa veya kortikosteroid dozunu indirmek gerekirse ek olarak Azathioprine 2,5-3mg/gün veya Methotrexate 20 mg/hafta başlanabilir. Bazı durumlarda bu immunsupresif ilaçlara, kortikosteroidlerle eşzamanlı olarak da başlanabilir. Bu ilaçların eklenmesi, toksik etkilerin yakından izlenmesini gerektirir. IVIg kullanımı da polimiyozitte yararlı olabilir. Sirolimus, Mycophenolate, FK506, yeni tedavilerdendir
Polimiyozitin bir alt grubu bugün için “Mitokondriyal patolojili polimiyozit”
olarak bilinmektedir. Bu grupta hastalık 60 yaş civarında başlar.
Kuvadriseps femoris kası en erken ve belirgin tutulan kastır. Seyir
yavaştır. Histopatolojik olarak endomizyal tipik inflamasyonla birlikte
sitokrom oksidaz negatif ve süksinik dehidrogenaz artmış lifler görülür. Bu
tablo Methotrexate’a oldukça iyi yanıt verir.
DERMATOMİYOZİT
Dermatomiyozit de her yaşta görülebilmesine rağmen
iki yaş grubunda
en sıktır: Çocukluk çağında da, 40 yaş sonrasında da daha çok kadınlarda
görülür. Dermatomiyozitte de kas zaafının dağılımı ve ilerlemesi
polimiyozitteki gibidir. Kas yıkımının olduğu dönemde serum CK değeri de
yine normalin 10-20 katına çıkar. En önemli klinik özelliği deri
bulgularının varlığıdır. Deri bulguları gözkapaklarındaki leylak rengi ödem
(heliotrop ödem), yüzde eritemli döküntü (rash), V-belirtisi, eklemlerin
ekstansör yüzlerinde (metakarpofalingeal ve proksimal interfalingeal
eklemler, dirsekler, dizler, malleoller, ense) makülopapüler döküntü (Gottron
belirtisi) ve tırnak diplerinde iskemik değişikliklerle birlikte tırnak
yatağı kapillerlerinde anevrizmatik genişlemeden oluşur. Hastalarda bu
belirtiler değişik birlikteliklerde bulunurlar. Bazen deri bulguları,
miyopatiden çok önce başlar. Genellikle yüzdeki rash ilk belirtidir. Klinik
miyopatinin eklenmediği bu tablo “amiyopatik dermatomiyozit” veya
“dermatomiyozit sine miyozit” adını alır. Ancak bu dönemde bile kas
biyopsisinde değişiklikler görülebilir.
Çocukluk çağı dermatomiyozitinin en önemli özelliği, vaskülitin ön planda
olması, kontraktürler ve kas içi (ektopik) kalsifikasyonlarla seyretmesidir.
Kalsifikasyonlara karşı etkili bir tedavi bulunmamaktadır. Ancak
kontraktürlerin oluşması, zaten bu hastaların alması gereken fizyoterapi
uygulamalarının ayrıca kontraktürlere yönelik olarak uyarlanması ile
önlenebilir.
Geç dönemdeki erişkin dermatomiyoziti malinite ile birlikte bulunabilir ve
bu ilişki, polimiyozitte olduğundan daha belirgindir (%30). Bu nedenle geç
başlangıçlı dermatomiyozitte malinite taraması yapmak önem taşır. Yapılacak
incelemeler makul sınırlarda olmalı ve sıradan kan ve idrar incelemeleri,
akciğer görüntülemesi ile birlikte o yaş ve cins grubuna yönelik tümörlerin
aranmasını hedeflemelidir. Malinitenin saptanmadığı durumlarda incelemeler
yılda bir tekrarlanmalıdır.
Elektromiyografik bulgular polimiyozitteki gibidir. Kesin tanı için kas biyopsisi şarttır. Biyopsideki en karakteristik özellik, perimizyal dokudaki inflamasyondur. Bu inflamasyon endomizyal bölgeye de yayılabilir ve kas liflerinde dejenerasyondan nekroza kadar değişik yelpazede değişikliklere yol açar.
İnflamasyonu oluşturan hücreler başlıca B lenfositleri, az miktarda CD4(+) T
lenfositleri ve çok geri planda CD8(+) T lenfositlerden oluşur.
İmmunhistokimyasal çalışmalar perimizyum ve endomizyumdaki damarlarda C5b9
membran atak kompleksi (MAC) birikimi gösterir. Endomizyal damarların
sayısında ciddi oranda azalma gözlenir. Tüm bu bulguların birlikteliği
dermatomiyozitte, komplemana bağımlı bu humoral immun yanıtın birincil
hedefinin kas ve derideki damar endoteli olduğunu, damarlarda non-nekrotizan
bir vaskülitin, buna ikincil olarak da kas nekrozunun geliştiğini
göstermektedir. Kronikleşmiş olgularda fasiküllerin kenar kısımlarında (perifasiküler)
gözlenen kas lifleri atrofisi çok tipik ve tanı koydurucudur.
Şekil 16. Dermatomiyozitte deri belirtileri.
Şekil 16a. Göz çevresinde heliotrop ödem ve yüzde “rash”
Şekil 16b. Dirsekte Gottron belirtisi