PSİKOLOJİ ARŞİVİ CD si
2800 Adet Civarında (Yaklaşık 20 Bin sayfa); psikoloji psikiyatri ve özel eğitim içerikli dokümandan oluşan eşsiz bir arşiv çalışması Binlerce dokümanı tek CD de topladık. Ayrıştırılmış konu indeksi, Karma ve Alfabetik, Konular, Konu içerikli Klasörler, İçerik bağlantılı Alt dosyalar, Kolay kullanılma imkanı. CD ye sahip olmak ve ayrıntılı bilgi için TIKLAYINIZ
ANKSİYETE BOZUKLUKLARI
Yrd.Doç.Dr.
Adnan CANSEVER
GİRİŞ
Sıkıntı,
bunaltı, endişe, kaygı, dilimizde anksiyete karşılığı olarak kullanılan
kelimelerdir. Hastalar bu durumu "kötü bir şey olacakmış hissi", "hoş
olmayan bir endişe hali" ya da "nedensiz bir korku" şeklinde ifade
ederler. Psikiyatrik açıdan anksiyete, somatik belirtilerin de eşlik
ettiği, normal dışı, nedensiz bir tedirginlik ve korku hali diye
tanımlanabilir. Kişi huzursuzdur, kötü bir şey olacağından endişe
etmektedir, ancak bu durumu açıklayacak nesnel bir tehlike ya da tehdit
kaynağı gösterememektedir.
Anksiyete, korkuya benzer bir duygu olmakla birlikte, anksiyeteyi ortaya
çıkaran uyaran korkudaki kadar net değildir. Korku, güvenliği tehdit
eden ya da etmesi muhtemel bir tehlike karşısında yaşanan bir tepkidir.
Günlük yaşamda korku ile anksiyeteyi ayırmak kolay değildir. Örneğin,
kötü davranan bir yönetici karşısında yaşanan tedirginliğin korku mu,
yoksa yöneticiye duyulan öfke duygusunu kontrol etme çabasının yarattığı
anksiyete mi olduğunu belirlemek her zaman mümkün olmayabilir. Korkunun
aşırı olmasına ise fobi denmektedir.
Anksiyete sık yaşanan bir duygudur ve her zaman bir hastalık belirtisi
olarak düşünülmemelidir. Okulun ilk gününde, özel biri ile yaşanan ilk
randevuda ya da yeni ve değişik bir etkinliğin başlangıcında anksiyete
duyulması normaldir.
Normal anksiyetenin organizmayı uyarıcı, koruyucu ve motive edici
özellikleri vardır. Kişinin yaralanma, acı, cezalandırılma, ayrılık, düş
kırıklığı gibi durumlara karşı kendisini hazırlaması anksiyetenin
uyarıcı, tedbir alması ve eğer olumsuzluklar yaşanırsa daha kolay
atlatması koruyucu ve başarısız olma endişesi ile daha çok çalışmaya
sevk etmesi ise motive edici özelliklerine verilebilecek örneklerdir.
Uyaranın şiddeti ile ortaya çıkan anksiyete uyumlu değilse, zamanla
azalmak yerine değişmiyor ya da şiddetleniyorsa, klinik tabloya
ağırlıklı olarak anksiyetenin fiziksel belirtileri hakim ise,
anksiyeteye katlanılamıyor ve işlevsellik bozuluyorsa, kişi kendi,
kendine tedavi çabasında ise anksiyete patolojik hale gelmiş demektir.
ETİYOLOJİ
I-PSİKOLOJİK TEORİLER
a) Psikoanalitik Teoriler: Psikoanalitik kurama göre anksiyetenin,
altbenlikteki (id) doyum bekleyen dürtülerin benliğe (ego) yaptığı uyarı
sonucu ortaya çıktığına inanılmaktadır. Altbenlikte bulunduğu düşünülen
cinsellik ya da saldırganlık dürtüleri, zaman zaman şiddetlenerek doyum
için benliğe baskı oluştururlar. Bazen dürtüler çok şiddetlidir ya da
kabul edilemez nitelikler taşır, bazen de dürtüler olağan şiddette
olmasına karşın benlik çok güçsüzdür ve hiçbir şekilde doyum
sağlayabilecek kapasitede değildir. Her iki durumda da altbenlik ile
benlik arasında bir uyumsuzluk meydana gelir ve bu uyumsuzluk kendisini
anksiyete olarak gösterir.
Analitik kuram anksiyeteyi, kaynaklandığı psikoseksüel gelişim
dönemlerine göre 4’e ayırmaktadır. İd, seperasyon, kastrasyon ve
üstbenlik (süperego) anksiyetesi. Doğumu izleyen erken dönemlerde,
çaresiz ve tam bağımlı bebeğin ihtiyaçları doğrultusunda tüm vücudunun
katılımı ile gösterdiği anksiyete id anksiyetesidir. Erişkinde
kontrolünü kaybetme ya da çıldıracakmış gibi olma korkusu şeklinde
kendisini gösterir. Biraz daha büyümüş ancak ödipal döneme henüz
girmemiş bebeğin sevgi objesinden ayrıldığında ya da sevgi objesinin
istekleri doğrultusunda davranamadığında yaşadığı kaybetme duygusu,
seperasyon anksiyetesi olarak tanımlanır ve erişkinde sevilen kişilerin
ya da sevgilerinin yitirilmesi konusunda endişe duyma şeklinde klinik
görünüm verir. Cinsel dürtülerin yoğunlaştığı ödipal dönemde, cinsel
organa zarar geleceği fantazilerinin yaşattığı sıkıntı kastrasyon
anksiyetesi diye adlandırılmaktadır. Kişideki latent homoseksüalite
düşünceleri ile yetilerini yitirme ve hastalık korkusu kastrasyon
anksiyetesi ile ilişkilidir. Üstbenlik gelişiminin tamamlandığı puberte
öncesi dönemde, çocuğun kurallar dizgesi ile çatıştığında yaşadığı
sıkıntılar üstbenlik anksiyetesi olarak tanımlanmaktadır. Erişkin
kişinin yanlış olduğunu düşündüğü davranışlarından dolayı yaşadığı
suçluluk duyguları ya da yanlışının herkes tarafından fark edileceği
yönündeki endişeleri üstbenlik anksiyetesi ile ilişkilidir.
Psikoanalitik kurama göre, gelişimin patolojik seyrettiği evrede kişide
çeşitli fiksasyonların oluşacağına ve erişkinlikte bu fiksasyonları
çağrıştıran olaylar karşısında anksiyete yaşanacağına inanılmaktadır.
Ortaya çıkan anksiyetenin yukarda belirtilen anksiye tiplerinden hangisi
olacağını belirleyen faktör de, fiksasyonların gerçekleştiği
psikoseksüel gelişim evresidir.
Ortaya çıkan anksiyete benliğin savunma mekanizmaları ile yok edilmeye
çalışılır. Her zaman ilk olarak bastırma (represyon) savunma mekanizması
devreye girer ve yeterli olduğunda sorun kalmadı demektir. Ancak
bastırma savunma mekanizmasının yetmediği durumlarda, benliğin
bütünlüğünü korumak için yer değiştirme, yalıtma, yapıp bozma gibi diğer
savunma mekanizmaları da devreye girer ve kullanılan savunma
mekanizmalarının tipine göre çeşitli anksiyete bozuklukları ortaya
çıkar. Örneğin, bastırma mekanizmasının üstesinden gelemediği ve
benliğin kabul edemeyeceği bir iç çatışmanın oluşturduğu anksiyete, yer
değiştirme mekanizması ile hayvan korkusu şeklini alabilir ve klinikte
özgül fobi dediğimiz bir hastalık tablosu olarak kendini gösterir. Yine
aynı şekilde, yardımsız kalınabileceği endişesi ile bir takım mekanlarda
bulunmaktan korkmanın (agorafobi) küçük yaşlarda yaşanan seperasyon
anksiyetesiyle ilişkili olduğu ileri sürülmektedir.
b) Bilişsel-Davranışcı Teoriler: Bazı anksiyete bozukluklarında
davranışcı tedavi yaklaşımlarının etkili bulunması, aksiyetenin
etiyolojisinde davranışcı ya da öğrenme teorilerinin önem kazanmasına
neden olmuştur. Buna göre her anksiyete mutlaka bir uyarana tepki olarak
ortaya çıkmaktadır. Davranışcı görüşlerden klasik şartlanma teorisine
göre anksiyete, organizmanın belirli bir takım çevresel faktörlere
gösterdiği şartlandırılmış bir cevaptır. Bu durum, araç kazası geçiren
birinin artık araç kullanmaktan korkması örneğindeki gibi direkt
şartlanma olabileceği gibi, bazan sıkıntı oluşturan bir uyaranın nötral
uyaranlarla yer değiştirmesi neticesinde indirekt şartlanma şeklinde de
gelişebilmektedir. Örneğin, bir lokantada yediği balıktan zehirlenen
kişi, daha sonra her balık görüşünde kendisini kötü hissedebilir. Bu
kötü hislerin genelleştirilip, başkaları tarafından hazırlanan tüm
yiyeceklere karşı bir tepki haline dönüşmesi de mümkündür.
Sosyal öğrenme teorisinde ise, olaylara anksiyete duyarak tepki gösteren
ebeveyn ya da kişilerden etkilenen bireyin, benzer olaylar karşısında
aynı tepkileri gösterdiğine inanılır.
Son yıllarda anksiyetenin etiyolojisine yönelik klasik davranışcı
görüşlere ek olarak çeşitli bilişsel teoriler de ileri sürülmektedir.
Bilişsel modele göre, kişide bulunan yanlış ve çarpık düşünce kalıpları
hatalı yorumlara ve davranışlara neden olmaktadır. Bu tür kişiler,
tehlikeyi ya da oluşabilecek zararı abartma, sorunlarla başa çıkma
yetilerini ise küçük görme eğilimi taşımaktadırlar. Sonuçta kalp
çarpması gibi normal bir fizik belirti, tehlike olarak algılanarak ölüm
ve çıldırma düşüncesini harekete geçirmekte ve panik atak haline
dönüşebilmektedir.
c) Varoluşcu Teoriler: Varoluşcu teoriler daha çok yaygın anksiyete
bozukluğunun etiyolojisini açıklamak üzere ileri sürülmüştür. Buna göre,
kişi yaşamın anlamsızlığının farkına varmakta ve bu anlamsızlık gerçek
ölüm korkusundan bile daha rahatsız edici olmaktadır. İşte kişide
varoluşun anlamsızlığına tepki olarak anksiyete ortaya çıkmaktadır.
Nükleer savaş tehlikesinin gündemde olduğunda anksiyete belirtilerinin
yüksek olduğunun gözlenmesi, varoluşcu görüşü savunanların temel dayanak
noktası olmuştur.
II-BİYOLOJİK
TEORİLER
Teknolojik gelişmeler sayesinde, anksiyetenin biyolojik etiyolojisini
aydınlatmaya yönelik çalışmalarda daha fazla sonuca ulaşılıyor olmakla
birlikte, elde edilen verilerin neden mi yoksa sonuç mu olduğu konusu
henüz aydınlatılabilmiş değildir. Bir kısım araştırmacı psikolojik
çatışmalar neticesinde biyolojik değişikliklerin oluştuğunu ileri
sürerken, diğerleri biyolojik patolojilerin psikolojik çatışmaları
oluşturduğu görüşünü savunmaktadırlar. Anksiyetenin biyolojik
etiyolojisine yönelik görüşler 5 ana grupta toplanmaktadır.
a) Otonom Sinir Sistemi: Otonom sinir sistemi uyarıldığında
taşikardi, taşipne, baş ağrısı, diare gibi bazı özel belirtiler ortaya
çıkmaktadır. Ayrıca yapılan bazı deneylerde, korku durumlarında
norepinefrin salınımının arttığı gösterilmiş ve subjektif anksiyete
hissinin bu periferik belirtilerin sonucunda meydana geldiği ileri
sürülmüştür. Tüm bunlara rağmen, bugün kabul edilen, anksiyetenin
periferik belirtilerinin merkezi sinir sistemi anksiyetesini takip
ettiğidir. Panik bozukluğu gibi bazı anksiyete bozukluklarında, otonom
sinir sisteminin duyarlılığında bir artış, tekrarlayan uyarılara alışma
güçlüğü ve küçük uyaranlara aşırı tepki gibi özellikler dikkat
çekmektedir.
b) Nörotransmitterler: Nörotransmitterlerin anksiyete
oluşumundaki rolü üzerine yapılan hayvan deneylerinde, norepinefrin,
seratonin ve -aminobutyric asit (GABA) anksiyetenin fizyopatolojisinde
üzerinde en çok durulan nörotransmitterler olarak dikkat çekmektedirler.
Noradrenerjik sistemin ana hücreleri ponstaki locus ceruleus bölgesinde
bulunmaktadır. Hayvan deneylerinde bu bölgenin uyarılması ile korku
semptomlarının oluşması, bu bölgenin çıkarıldığı hayvanlarda ise korku
tepkisinin ortadan kalkması, panik bozukluğu hastalarında noradrenalin
düzeyini artıran ilaçların (-adrenerjik agonist ve -2 adrenerjik
antagonist) panik atakları ortaya çıkarması, anksiyete bozukluğu olan
hastaların serebrospinal dolaşımında ve idrarlarında noradrenalin
metabolit düzeyinin yüksek bulunması, noradrenalinin anksiyete
bozukluklarında önemli rol oynadığını düşündüren veriler olarak dikkat
çekmektedir.
Buspiron (5-HT1A reseptör agonisti) ve birtakım antidepresanlar gibi
serotonin üzerinden etki gösteren ilaçların anksiyete bozukluklarının
tedavisinde faydalı olması, anksiyete bozukluklarında seratoninin de rol
oynadığını düşündürmektedir.
Benzodiazepinlerin anksiyete giderici etkinliği tartışmasız kabul edilen
bir gerçektir. Benzodiazepinlerin GABA düzeyini artırarak etki etmesi (GABA-A
reseptörleri), anksiyete bozukluklarında GABA’nın da rol oynadığını
ortaya koymaktadır.
c) Beyin Görüntüleme Çalışmaları: Anksiyete bozukluğu
hastalarında yapılan CT, MRI, PET, SPECT ve EEG çalışmalarında serebral
ventriküllerde genişleme, frontal, oksipital ve temporal bölgelerde
özellikle sağ hemisferi ilgilendiren normal dışı bulgular tespit
edilmiştir. Panik bozukluğu hastalarındaki MRI incelemeleri sağ temporal
lob, özellikle de hippokampal bölgede kortikal atrofiye, PET ve SPECT
çalışmaları ise panik atak ile beyin kan akımındaki azalma arasındaki
ilişkiye dikkat çekmektedir.
d) Genetik: Her anksiyete bozukluğunda bu denli yüksek olmasa da,
özellikle panik bozukluğu olanların % 50’sinin akrabalarında da benzer
belirtilerin bulunması ve birinci derecede akrabalarında panik bozukluğu
olanlarda riskin 4-8 kat arttığının tespit edilmesi, anksiyete
bozukluklarında genetik faktörlerin de rol oynayabileceğini
düşündürmektedir.
e) Nöroanatomik Bulgular: Deneysel çalışmalar, noradrenalin,
seratonin ve GABA reseptörleri bakımından zengin olan limbik sistemin
anksiyete ve korku ile ilgili olduğunu göstermektedir. Septohipokampal
yoldaki aktivite artışının anksiyete oluşumunda önemli rol oynadığı ve
özellikle obsesif-kompulsif bozuklukla singulat girus patolojisi
arasında bir bağlantı bulunduğu en dikkat çekici bulgulardır.
Parahipokampal bölge, singulat girus ve hipotalamus ile yakından
bağlantısı olan frontal serebral korteksin de anksiyetenin oluşumunda
önemli rolü olduğu düşünülmektedir.
Neden ne olursa olsun, anksiyetenin klinik belirtileri 4 grupta
toplanır.
1) Psişik Belirtiler: Hafif bir sıkıntı hissinden, şiddetli bir
kontrolünü kaybetme, çıldırma ya da ölüm korkusuna kadar uzanan geniş
bir yelpazede yer alan duygusal belirtilerdir.
2) Fiziksel Belirtiler: Tablo-I’de sıralanan çarpıntı, nefes
darlığı, titreme gibi çeşitli sistemlere ait belirtilerdir.
3) Bilişsel Belirtiler: Depersonalizasyon, derealizasyon gibi
algı bozuklukları, yer, zaman, kişilerle ilgili yanılsamalar şeklinde
kendisini gösteren konfüzyon, olayların anlamını değerlendirmede
yanlışlıklar, konsantrasyon bozukluğu ve hatırlama güçlüğü anksiyete
durumlarında ortaya çıkan bilişsel belirtilerdir.
Tablo-I: Anksiyetenin Fizik Belirtileri
KARDİOVASKULER SİSTEM Taşikardi, çarpıntı hissi, göğüs ağrısı, baygınlık
hissi
KAS-İSKELET SİSTEMİ Ağrı, sızı, seğirme, sertlik, ürperme, yorgunluk
NÖROLOJİK SİSTEM Baş dönmesi, uyuşukluk, görme bulanıklığı, titreme,
güçsüzlük
GASTROİNTESTİNAL SİSTEM Yutma güçlüğü, karın ağrısı, bulantı, intestinal
huzursuzluk, diare
GENİTO-ÜRİNER SİSTEM Sık idrar, sıkışma hissi, cinsel bozukluk,
menstruasyon sorunları
OTONOM SİNİR SİSTEMİ Ağız kuruması, terleme, baş ağrısı, ateş basması,
ellerin buz gibi olması
SOLUNUM SİSTEMİ Göğüste basınç hissi, nefes kesilmesi, iç çekme, nefes
darlığı, hiperventilasyon
Konuyla İlgili Olabilecek Aşağıdaki Google Sponsor Sitelerini Ziyaret Edebilirsiniz
|
|
ANKSİYETE BOZUKLUKLARI
Temel belirtisi anksiyete olan bir dizi sendrom sınıflandırma
sistemlerinde ANKSİYETE BOZUKLUKLARI başlığı altında toplanmaktadır. DSM-IV’te
anksiyete bozuklukları başlığı altında toplanan klinik tablolar aşağıda
sıralanmıştır.
• Agorafobi ile Birlikte Olan Panik Bozukluğu
• Agorafobi ile Birlikte Olmayan Panik Bozukluğu
• Panik Bozukluğu Olmadan Agorafobi
• Özgül Fobi
• Sosyal Fobi
• Obsessif-Kompulsif Bozukluk
• Posttravmatik Stres Bozukluğu
• Akut Stres Bozukluğu
• Yaygın Anksiyete Bozukluğu
• Tıbbi Duruma Bağlı Anksiyete Bozukluğu
• Madde Kullanımına Bağlı Anksiyete Bozukluğu
• Başka Türlü Adlandırılamayan Anksiyete Bozukluğu
PANİK BOZUKLUĞU ve AGORAFOBİ
Tanım ve Klinik
Somatik belirtilerin de eşlik ettiği yoğun korku ya da rahatsızlık
dönemlerine panik atak denmektedir. Ataklar sırasında şiddetli bir ölüm,
kontrolünü kaybetme ve çıldırma korkusu vardır. Anksiyetenin psişik
belirtileri denilen bu belirtilerin yanında, baş dönmesi, bayılacakmış
gibi olma, boğuluyormuş hissi, nefes darlığı ya da soluğun kesilmesi,
çarpıntı, göğüste sıkıntı ya da ağrı, bulantı ya da karın ağrısı,
terleme, titreme uyuşma ve karıncalanma gibi fiziksel belirtilerin bir
kısmı da panik atağa eşlik eder. Ölümün kalp ya da solunum
yetmezliğinden olacağına inanan hastalar, çarpıntı ve göğüs ağrısı gibi
anksiyetenin fiziksel belirtilerini yaklaşan ölümün delilleri olarak
algılarlar. Hasta telaşlı ve şaşkın bir halde bulunduğu ortamdan
kurtulmak ve yardım sağlamak için aşırı bir gayret gösterir. Panik atak
sırasında, hiperventilasyonun oluşturduğu alkaloza bağlı belirtiler
gelişebilir ve %20 olguda senkobal bayılmalar görülebilir. Ataklar
esnasında hastalar konsantrasyon, hatırlama ve konuşma güçlüğü çekerler.
Fobik, obsessif-kompulsif, depresif bozuklukta, posttravmatik stres
bozukluğunda, madde kullanımı ya da yoksunluğunda ve miyokard enfarktüsü
gibi çeşitli tıbbi hastalıklarda da panik ataklar ortaya
çıkabilmektedir. Bu hastalıklarda ortaya çıkan panik ataklarda korku
duyulan bir nesne ile karşılaşma, aşırı kirli bir madde ile temas etme
gibi panik oluşturan bir neden vardır. Bir neden olmadan ve beklenmedik
zamanlarda ortaya çıkan tekrarlayıcı panik atakları panik bozukluğun
tipik özelliğidir. Panik bozukluğundaki ataklarda da aşırı fizik uğraşı,
cinsel ilişki, ani ve aşırı ışığa maruz kalma gibi heyecan oluşturan
durumlar ile olağandışı yeme, uyku, kafein, nikotin ve çeşitli madde
kullanımı gibi faktörlerin panik atakları tetiklemesi mümkün olabilmekle
birlikte, panik bozukluğu tanısı için en azından ilk ataklarda bu tür
bir etkenin bulunmaması gerekmektedir.
Panik bozukluktaki ataklar günde birkaç ile yılda birkaç arasında
değişkenlik gösteren sıklıkta olabilir. Panik atak genellikle 10 dakika
içinde hızla en şiddetli düzeye ulaşır, 20-30 dakikada yavaş yavaş,
bazen de aniden kendiliğinden düzelir. Atakların 1-1.5 saat kadar devam
etmesi enderdir. Panik bozukluğu tanısı koyabilmek için panik atak ya da
atakları izleyen, yeni atak olur endişesi, atak sonucu ölüm, çıldırma
gibi korkular ya da atak gelmesin diye yaşam tarzındaki değişiklerin
yapıldığı en az bir ay süren bir dönemin olması gerekmektedir.
Panik atak gelince kaçmanın ve yardım sağlamanın zor olacağı yerlerde
bulunmaktan korkmaya agorafobi denir. Agorafobik hastalar panik gelince
doktora ulaşamam korkusu ile sinema, tren ve uçak yolculuğu, kırlarda,
kalabalık cadde ve dükkanlarda dolaşma, asansör, tünel gibi yerlerde
bulunma şeklindeki etkinliklerden kaçınırlar ya da zorunlu hallerde çok
sıkıntı çekerek bu durumlara katlanırlar. Ağır olgular hiç evden
çıkmayabilirler.
Agorafobinin bulunduğu panik bozukluğuna ”Agorafobi ile Birlikte Panik
Bozukluğu”, bulunmadığı durumlara ise ”Agorafobi Olmadan Panik
Bozukluğu” adı verilmektedir. Hiç panik atak geçirilmemiş olmasına
karşın agorafobi bulunması ise ”Panik Bozukluğu Olmadan Agorafobi”
olarak nitelendirilir. Bazı araştırıcılar panik bozukluğunda,
agorafobinin panik ataklara mutlaka eşlik ettiğini ileri sürmekle
birlikte, bugün kabul edilen agorafobi olmadan da panik atakların
bulunabileceğidir. Agorafobi genellikle panik atakların başladığı ilk
yıl içinde ortaya çıkmaktadır.
Epidemiyoloji
Panik bozukluğu için yaşam boyu hastalanma riskinin % 1.5-3, bir yıllık
prevalansın ise % 1-2 civarında olduğu düşünülmektedir. Panik bozukluk
kriterlerini karşılayacak derecede olmayan panik atak prevelansı daha
yüksektir (% 3-4). Panik bozukluğu olgularının en az ¾’ünde agorafobi
tabloya eşlik etmektedir. Kadınlarda hastalığa yakalanma riski erkeklere
oranla 2-3 kez daha yüksektir. Son zamanlarda bir ayrılık ya da boşanma
yaşamış olma panik bozukluk riskini artırmaktadır. Her yaşta
görülebilirse de, hastalığın başlangıcı genellikle adölesan dönemin sonu
ile genç erişkinlik döneminin başlangıcı olan 20’li yaşlara denk
gelmektedir.
Agorafobinin yaşam boyu görülme riski ile ilgili veriler % 0.6 ile % 6
arasında değişmekle birlikte, son araştırmalar panik öyküsü olmadan
agorafobik bozukluğun panik bozukluğu olgularının yaklaşık yarısı
düzeyinde bulunduğunu göstermektedir. .
Seyir
Genellikle adölösan dönemin sonu ile genç erişkinlikte başlayan panik
bozukluğu, özellikle psikososyal faktörlerin etkisiyle tekrarlama
eğilimi gösteren kronik bir hastalıktır. Erken tanı konur ve iyi tedavi
edilirse, tedavi şansı artmaktadır. Hastalar % 30-40 oranında tamamen, %
50 oranında kısmen iyileşmekte, % 10-20 hasta tedaviden
yararlanmamaktadır. 5-10 yıllık olgularda bile uygun tedavilerle aynı
tedavi şansına ulaşabilmek mümkün olabilmektedir.
Ayırıcı Tanı
Anemi, anjina, hipertansiyon, kalp yetmezliği, myokard enfarktüsü,
paradoksal atrial taşikardi, astım, pulmoner emboli, serebrovaskuler
bozukluklar, menier hastalığı, migren, epilepsi, transient iskemik
ataklar, diabet, hipertiroidizm, hipoglisemi, hipoparatiroidizm,
feokromositoma, premenstrual sendrom, amfetamine, antikolinerjik,
kokain, nikotin, teofilin gibi ilaç ve madde entoksikasyonları, alkol,
antihipertansif, benzodiazepin gibi ilaçların yoksunlukları ya da
anaflaksi, B12 yetersizliği, elektrolit düzensizliği, üremi gibi
durumlar panik atakla karekterize bir klinik görünüm sergileyebilirler.
Panik atakla başvuran hastada ilk yapılacak işlem, panik atağın
gelişmesine neden olması muhtemel tıbbi hastalıkların ayırıcı tanısının
yapılmasıdır. Ayrıntılı bir anamnez alınmalı ve dikkatli bir fizik
muayene mutlaka gerçekleştirilmelidir. Şüpheli durumlarda kan sayımı,
glisemi, karaciğer ve böbrek foksiyon testleri, EKG gibi tetkikler
yaptırılmalıdır. Baş dönmesi, idrar kontrol bozukluğu, bilinç oynamaları
gibi atipik belirtiler gözlendiğinde ve 45 yaşın üzerindeki olgularda
organik araştırmalar derinleştirilmelidir.
Panik bozukluğu olanlarda depresyon (% 50-65), yaygın anksiyete
bozukluğu (% 25), sosyal fobi (% 15-30), özgül fobi (% 10-20), obsesif-kompulsif
bozukluk (% 10-20), alkol ve madde kullanımı gibi diğer ruhsal
bozuklukların ve öz kıyımın bulunma riski yüksektir.
Simulasyon, yapay bozukluk, hipokondriazis, depersonalizasyon bozukluğu,
sosyal ve özgül fobi, posttravmatik stres bozukluğu, depresif bozukluk
ve şizofreni gibi ruhsal hastalıklarda da panik ataklar
görülebilmektedir. Panik bozukluğundaki atakların nedensiz ve
beklenmedik bir şekilde ortaya çıkması ve diğer hastalıklara özgü
bulguların olmayışı panik bozukluğunu diğer ruhsal hastalıklardan
ayırmaktaki en önemli noktadır.
Tedavi
Tedavide farmakolojik ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlara başvurulur.
Trisiklik antidepresanlardan klomipramin, imipramin, amitriptilin
(150-300 mg./gün), MAO inhibitörleri, SSRI grubu antidepresanlardan
fluoxetine (20-80 mg./gün), sertraline (50-200 mg./gün), paroxetine,
fluvoxamine (100-300 mg./gün), benzodiazepinlerden alprazolam (2-8
mg./gün), clonazepam (1-10 mg./gün), lorazepam kullanılabilir.
Antidepresan tedavinin etkinliğinin doğru olarak değerlendirilebilmesi
için, yavaş yavaş artırılarak klinik olarak etkin olduğu düşünülen doza
çıkıldıktan sonra, tedavinin en az 8-12 hafta devam etmesi
gerekmektedir. Bazı klinisyenler etkinin çabuk görülmesi için tedavinin
başlangıcında benzodiazepin kullanırlar, daha sonra tedaviye
antidepresanlarla devam ederler. Uygun dozlarla, yeterli süre tedaviye
rağmen iyileşmeyen olgularda başka gruptan bir ilaca geçilmesi ya da
tedavide trisiklik+SSRI, trisiklik ya da SSRI+lityum, trisiklik ya da
SSRI+karbamazepin gibi kombine tedaviler düşünülmelidir. Yarar gören
olgularda tedavi en az 8-12 ay devam etmelidir. İlaçlar kesilince
belirtilerin tekrarlama riski % 30-90 arasında değişkenlik
göstermektedir.
Hastanın somatik belirtiler hakkındaki yanlış yorumlarının ve panik
atakların süresi ve sonuçları ile ilgili yanlış fikirlerinin
düzeltilmesine yönelik bilişsel, panik atak esnasında uygulanabilecek
gevşeme ve nefes alma eksersizlerini öğreten, ayrıca korkulan durumlarla
hastayı yüzleştirerek desensitize etmeyi amaçlayan davranışcı
yaklaşımlar da en az psikofarmakoloji kadar etkilidir. İdeal olan
psikofarmakoloji ile bilişsel-davranışcı tedavilerinin birlikte
uygulanmasıdır.
ÖZGÜL FOBİ
Tanım ve Klinik
Özgül fobi, açıkça görülen nesne ve durumlardan belirgin, sürekli ve
anlamsız korku duyma halidir. Korku odağı bir nesne ya da durumun bir
yönünden zarar görme şeklinde olabileceği gibi (Örn; kaza geçirme
korkusu ile uçağa binememe ya da araç kullanamama, ısırılma tehlikesi
ile köpeklerden korkma vs.), korkulan nesne ile karşılaşınca ortaya
çıkabilecek kontrolünü kaybetme, paniğe girme, bayılma gibi sonuçlardan
kaygı duyma tarzında da kendisini gösterebilir (Örn; yüksek yerlere
çıkınca baş dönmesi olabileceğinden, kapalı yerlerde kontrolünü
kaybedeceğinden korkma vs.). Kişinin kaçma davranışının mümkün olup
olmaması ile ilgili düşünceleri doğrultusunda değişik şiddette
olabilmekle birlikte, genellikle fobik uyaranla her karşılaşıldığında
kişide aniden başlayan bir sıkıntı tepkisi ortaya çıkar. Kişi genellikle
bu denli korkmanın anlamsız olduğunun farkındadır. Çocuklarda özgül fobi
tanısı koymak için korkunun anlamsız olduğunun farkında olma şartı
aranmamalıdır. Fobik uyaranla karşılaşmaktan kaçınma ve kaçınmanın
mümkün olmadığı durumlarda ise fobik uyarana ancak aşırı sıkıntı
duyularak katlanabilme hastalığın tipik özelliklerindendir. Korkunun
şiddeti fobik uyaranın yakınlığı ve kaçma yolunun olup olmaması ile
yakından ilişkilidir. Yaşanan anksiyete bazı durumlarda panik
derecesinde olabilir. Özgül fobi tanısı koyabilmek için yaşanan korkunun
belirgin derecede sıkıntı oluşturması ya da mesleki ve toplumsal
işlevselliği bozacak kadar şiddetli olması gerekmektedir. Yılan korkusu
olan ve yılanlardan uzak bir bölgede yaşayan, yılan korkusu nedeniyle
sıkıntı duymayan ve işlevselliğinde bozulma olmayan kişi örneğindeki
gibi durumlarda özgül fobi tanısı konmamalıdır.
DSM-IV tanı kriterlerinde, korkuyu başlatan etkenler esas alınarak özgül
fobinin 5 alt tipi tanımlanmıştır.
Durumsal Tip: Korkuyu toplu taşıma araçlarında bulunma, tüneller,
köprüler, asansörler, uçak yolculuğu, araba kullanma gibi durumlar
başlatmaktadır. En sık çocuklukta ve yirmili yaşların ortalarında
görülür.
Doğal Çevre Tipi: Korkuyu fırtına, yüksek yerler, su gibi doğal koşullar
başlatmaktadır. Genellikle çocuklukta başlar.
Kan-enjeksiyon-yara tipi: Korkuyu kan, yara, enjeksiyon ya da invaziv
tıbbi girişimler başlatır. Genellikle ailevidir ve çoğu zaman güçlü bir
vazovagal tepki ile belirgindir. Hastaların % 75’i bu durumlarda
karşılaştıklarında bayılırlar. Korku nedeniyle müdahaleden kaçınma, diş
ya da beden sağlığının bozulmasına neden olabilir.
Hayvan Tipi: Korkunun nedeni hayvan ya da böceklerdir. Genellikle
çocuklukta başlar.
Diğer Tip: Tıkanıp boğulmaktan, soluğun kesilmesine, kusmaya ya da
hastalığa yakalanmaya yol açabilecek durumlardan, yüksek ses ya da masal
kahramanlarından korkma ile belirli özgül fobi alt tipidir. Boğulma
korkusu beslenme bozukluğu oluşturacak şiddette olabilir.
Tedaviye başvuran erişkinlerde genellikle birden fazla tip bir arada
olmakla birlikte, en sık durumsal fobi, daha sonra sırasıyla, doğal
çevre, kan-enjeksiyon-yara ve hayvan tipi görülmektedir.
Özgül fobiler genellikle tehlike oluşturan bir tecrübeden sonra ya da
tehlikeli olduğu konusunda bilgi edinilen nesne ya da durumlara karşı
gelişir. Fobik uyaranın gerçekten tehlikeli bir yönü vardır.
Epidemiyoloji
Fobinin görülme sıklığı ve içeriği kültürel farklılık gösterebilmekle
birlikte, A.B.D.’de yapılan araştırmalar, fobik bozukluğun en sık
rastlanan ruhsal bozukluk olduğunu göstermektedir. Başta hayvan ve doğal
çevre tipi olmak üzere özgül fobiler çoğunlukla kadınlarda görülür. Bir
yıllık prevalansı % 9, yaşam boyu hastalığa yakalanma riski ise % 11
civarındadır.
Seyir
Kaçınma davranışı ile bir şekilde yaşantısını sürdüren hastaların
çoğunluğu tedaviye başvurmazlar. Erişkin döneme kadar ulaşan fobilerin
tedavi edilmeden düzelme şansı düşüktür.
Ayırıcı Tanı
Agorafobi ile birlikte panik bozukluğu, sosyal fobi, postravmatik stres
bozukluğu, obsesif- kompulsif bozukluk ve hipokondriaziste de korku ve
kaçınma davranışı vardır. Ancak bunların hepsinde de panik atak gelir
korkusu (panik bozukluğu), toplum önünde küçük düşerim korkusu (sosyal
fobi), yaşanan travmatik bir olayı hatırlatan uyaranın verdiği sıkıntı (PTSB),
kirlenme endişesi (OKB) ve özgül bir hastalığa yakalanmış olma (hipokondriazis)
gibi hastalığa özgü bir neden vardır. Özgül fobide ise bazı hastalarda
uyarandan neden korkulduğuna dair bir açıklama olmasına karşın, diğer
ruhsal hastalıklara özgü bir neden bulunmamaktadır.
Tedavi
Özgül fobi tedavisinde en etkili yöntem yüzleştirmedir (exposure).
Yüzleştirme tedavisi motivasyonu yeterli olan, depresif belirtilerin
bulunmadığı, fobik uyaranın açıkça belli olduğu olgularda uygulanabilir.
Korku oluşturan nesne ve durumların gerçekte hiç bir tehlike
oluşturmayacağı ve fobik uyaranla ilgili olası yanlış bilgiler konusunda
yeteri kadar çalıştıktan sonra (bilişsel tedavi), hastalar fobik
uyaranla hafiften şiddetliye doğru kademeli olarak yüzleştirilir. Amaç
hastaları desensitize etmektir. Belirgin depresyon ve panik atakların
olduğu hastalarda antidepresan tedavi uygulanabilir.
SOSYAL FOBİ
Tanım ve Klinik
Başkaları tarafından zayıf, kaçık ve sıkıntılı olmakla yargılanma
korkusu nedeniyle, toplumsal etkinliklerde bulunmaktan sürekli kaçınma
ya da bu tür ortamlara ancak aşırı sıkıntı duyarak katlanabilme halidir.
Kişi korkusunun aşırı ve anlamsız olduğunu bilmesine karşın toplumsal
bir eylemde bulunacağı hemen her zaman sıkıntı yaşar ve bu sıkıntı panik
atak şiddetine kadar ulaşabilir. Sosyal fobisi olan hastalar toplum
önünde konuşma, yazma, yeme, içme, ortak tuvaletleri kullanma gibi
çeşitli faaliyetlerden kaçınırlar, ellerinin ve seslerinin titrediğinin
fark edileceği endişesiyle toplumdan uzak dururlar. Kaçınmanın mümkün
olmadığı hallerde ancak aşırı bir sıkıntı duyarak bu duruma
katlanabilirler. Kaçınma davranışı gelip geçici olmayıp, günlük
işlerini, kişiler arası ve mesleki işlevselliğini bozacak kadar şiddetli
ve süreklidir. Korkular bazen küçük topluluklara katılma, üstleriyle
konuşma, partilere katılma, karşı cinsle çıkma gibi birçok toplumsal
etkinliği kapsayacak şekilde yaygın, sadece bir etkinlikle sınırlı ya da
performans anksiyetesi şeklinde kendisini gösterebilir.
Sosyal fobisi olanlarda genellikle eleştirilmeye, olumsuz
değerlendirilmeye ya da reddedilmeye karşı aşırı duyarlılık, haklarını
savunmada güçlük ve benlik saygısında düşüklük ve aşağılık duygusu gibi
belirtiler vardır. Başkalarınca dolaylı olarak değerlendirilecekleri
sınav gibi durumlardan da kaçınırlar. Korkulan ortamlarda soğuk ve nemli
el, ses titremesi, kızarma gibi anksiyetenin gözlenebilir belirtileri
ortaya çıkar ve oluşan anksiyete kişinin performansını bozar. Ağır
olgular okuldan atılabilir, iş bulamaz, evlenemez, karşı cinsten biri
ile çıkamaz, aile ortamından uzaklaşamaz.
Epidemiyoloji
Sosyal fobinin görülme sıklığı bakımından cinsiyetler arasında belirgin
fark bulunmamaktadır. Yaşam boyu görülme prevelansı ile ilgili rakamlar
% 3’le 13 arasında değişmektedir. Yapılan çalışmalarda, toplumun %
20’sinde toplum önünde bir eylem gerçekleştirme konusunda çekingenlik
olmasına karşın, sosyal fobi tanısı konacak şiddetteki olguların
oranının ancak % 2 civarında olduğu bulunmuştur.
Seyir
Başlangıç yaşı 13 ile 19 yaş arasındadır. Stresli ve küçük düşürücü bir
olaydan sonra aniden başlayabileceği gibi başlangıç sinsi bir seyir de
izleyebilir. Sıklıkla yaşam boyu dalgalı bir seyir gösterir.
Ayırıcı Tanı
Agorafobi ile birlikte panik bozukluğu, panik bozukluğu olmadan
agorafobi, çekingen kişilik bozukluğu gibi ruhsal bozukluklardan
ayrılması gerekmektedir. Hem panik atakları, hem de toplumsal kaçınması
olanlarda ayırıcı tanı zor olabilir. Agorafobi ile birlikte olan panik
bozukluğunda öncelikle nedensiz panik atakları, sonrasında da panik atak
oluşturacağından korkulan durumlardan kaçınma davranışı vardır. Panik
bozukluğundaki kaçınma davranışı toplumsal etkinlikleri de içerebilir,
ancak toplumsal olmayan durumlardan da korku duyulur. Sosyal fobide ise
beklenmeden ortaya çıkan panik atakları yoktur ve kaçınma davranışı
başka insanların gözünün önünde olma olasılığı ile sınırlıdır. Fobik
bozukluklarda güvenilen bir kişi ile birlikte olma rahatlık verirken,
sosyal fobide bu durum bir yarar sağlamaz. Bazen iki tanı birlikte
konabilir.
Çekingen kişilik bozukluğu ile sosyal fobinin bir çok ortak belirtisi
bulunmaktadır. Yaygın sosyal fobisi olanlarda çekingen kişilik bozukluğu
tanısı da düşünülmelidir.
Tanımadık insanların olduğu toplumsal durumlarda performans anksiyetesi,
sahne korkusu ve utangaçlık sık görülür. Kaçınma davranışı işlevselliği
bozmadıkça sosyal fobi tanısı konmamalıdır.
Tedavi
Sosyal fobinin tedavisinde hem farmakolojik hem de psikoterapödik
yaklaşımlar etkili olmaktadır. Bazı olgularda bu iki yaklaşımın birlikte
uygulanması tedavinin etkinliğini artırmaktadır. Araştırmalar, özellikle
yaygın fobisi olanlarda MAO inhibitörlerinin en etkili ilaç olduğunu
göstermektedir. Üzerinde çok çalışma yapılmamış olmasına karşın
alprazolam, klonazepam ve SSRI grubu antidepresanlar da tedavide etkili
ilaçlardır. Doz depresyonda kullanılan düzeyde olmalıdır. Etki
genellikle 4-6 haftada ortaya çıkmaktadır. Bazı araştırıcılar buspiron
ve trisiklik antidepresanların etkili olmadığını ileri sürmektedir.
Psikoterapödik yaklaşımlardan en etkili olan bilişsel-davranışcı tedavi
kombinasyonlarıdır. Yanlış düşünceler gözden geçirilmeli, seanslar
halinde hastayı korku duyulan ortamlarla yüzleştirerek duyarsızlaşma
eksersizleri yaptırılmalı ve tüm bunlar ev ödevleri ile
desteklenmelidir.
Performans anksiyetesi şeklinde olan sosyal fobilerde, korku duyulan
ortama girmeden kısa bir süre önce atenolol (50-100 mg.) ya da
propranolol (20-40 mg.) uygulamasının faydalı olduğu ileri
sürülmektedir.
OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK
Tanım ve Klinik
İstenmeden, yineleyici şekilde zihne gelen ve rahatsızlık verici
düşünce, dürtü ya da düşlemlere obsesyon denmektedir. Obsesyonların
oluşturduğu anksiyeteyi azaltmak amacıyla yapılan yineleyici davranış ya
da zihinsel eylemlere ise kompulsiyon adı verilmektedir. Obsesif-kompulsif
bozukluğun başlıca özelliği, zamanın boşa harcanmasına neden olacak
derecede ağır olan ya da belirgin düzeyde sıkıntı oluşturan ve
işlevselliği bozan obsesyon ve kompulsiyonların olmasıdır.
En sık görülen obsesyonlar şunlardır.
Bulaşma Obsesyonları: Temas ile hastalık bulaşacağı ya da kirlenileceği
düşüncesindeki aşırılık.
Kuşku Obsesyonları: Kapıyı kilitleyip kilitlemediği, tüpü kapatıp
kapatmadığı, bir eylemi yerine getirip getirmediği konusunda aşırı
tereddüt yaşama.
Simetri Obsesyonları: Eşyaların düzensiz ya da simetrik olmamasından
aşırı sıkıntı duyma hali.
Agresif ya da Korkunç Dürtüler: Çocuğunu yaralama, ibadet ederken küfür
etme isteği gibi zihni sürekli meşgul eden düşünceler.
Cinsel Düşler: Tekrar tekrar pornografik görüntülerin görülmesi,
çocuğuna cinsel saldırıda bulunacağı gibi endişelerin olması.
Obsesif-kompulsif bozuklukta kişi, zihnini sürekli meşgul eden
düşüncelerin aşırı, anlamsız ve saçma olduğunun farkında olmakla
birlikte, bu farkındalık değişkenlik gösterebilir. Bazen kişi
düşüncelerin saçmalığı konusunda kararsızlık yaşayabilir ya da
düşüncelerin saçmalığını kabullenmekle birlikte, iş eyleme döküldüğünde
mantıksal yorumlar dile getirebilir. Bazen de düşüncelerin verdiği
sıkıntıya karşı koyamayan kişi, obsedan düşüncelere önem vermemeye,
baskılamaya ve gizlemeye ya da başka bir düşünce ve eylemle bu
düşünceleri etkisizleştirmeye çalışır (kompulsiyon) ve bunu yaşamı
içerisinde fark edilmeyecek bir hale dönüştürür. Obsesif kompulsif
bozukluğun tipik olanlarında, kişi herhangi bir şeye her temastan sonra
defalarca elini yıkar, eve geldiğinde tüm elbiselerini dezenfekte etmeye
çalışır, sokağa çıkarken defalarca kapıyı kilitleyip kilitlemediğini
kontrol eder. En sık görülen kompulsiyonlar yıkama ve temizlenme, sayma,
kontrol etme, sıraya koyma tarzındaki kompulsiyonlardır. Obsesyon ve
kompulsiyonlar kişinin dikkatini bir yere yoğunlaştırmasına engel olarak
bilişsel etkinliklerinde yetersizliğe ve işlevsellikte bozulmaya yol
açar.
Obsesif-kompulsif bozuklukta uyku düzensizliği, hipokondriak uğraşlar,
suçluluk duygusu, alkol ve madde kullanımı gibi çeşitli belirtiler
klinik tabloya eşlik edebilir. Obsesif-kompulsif bozukluğu olanlarda
major depresyon, diğer anksiyete bozuklukları, yeme bozukluğu, Tourette
bozukluğu, obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu gibi ruhsal bozuklukların
görülme riski toplum normallerinin üzerindedir.
Kültüre özgü obsedan özellikler ya da günlük olayların zihni aşırı
meşgul etmesi obsesif-kompulsif bozukluk olarak değerlendirilmemelidir.
Epidemiyoloji
Genellikle ergenlik ve genç erişkinlik yaşlarında başlar. Kadınlarda
başlama yaşı 20-29 iken, erkeklerde başlangıç daha genç yaşlarda
olmaktadır (6-15 yaş). Belirtiler yavaş ortaya çıkarsa da bazı olgularda
aniden ortaya çıkabilir. Bir yıllık prevalansının % 1.5-2, yaşam boyu
prevalansının ise % 2.5 dolayında olduğu düşünülmektedir.
Seyir
Genellikle kronik dalgalı bir seyir gösterir. % 5 olguda ara dönemlerde
hiç bulgu olmayabilir. % 15 olgu ise mesleki ve toplumsal işlevsellikte
ilerleyen bir yıkım gösterir. Stresli durumlar hastalık belirtilerinin
alevlenmesine yol açabilmektedir.
Ayırıcı Tanı
Genel tıbbi duruma bağlı anksiyete bozukluğu, madde kullanımının yol
açtığı anksiyete bozukluğu, vücud dismorfik bozukluğu, özgül fobi,
sosyal fobi, trikotilomani, depresyon, yaygın anksiyete bozukluğu,
hipokondriazis, şizofreni, yeme bozuklukları, patolojik kumar, obsesif-kompulsif
kişilik bozukluğu ayırıcı tanıda dikkat edilmesi gereken ruhsal
bozukluklardır.
Tedavi
Obsesif-kompulsif bozukluğun etiyolojisinde biyolojik faktörlerin rol
oynadığı konusundaki yeni buluşlar ve psikoanalizin yetersiz kalışı,
tedavinin büyük oranda farmakolojik ve bilişsel-davranışcı yaklaşımlara
yönelmesine yol açmıştır.
Tüm antidepresanlar faydalı bulunmakla birlikte, tedaviye klomipramin ya
da SSRI grubu bir antidepresanla başlamak en kabul gören tedavi
yaklaşımıdır. Klomipraminin başlangıç dozu 25-50 mg./gün olmalı ve
günlük 25 mg.lık artışlarla 250-300 mg./gün dozunu geçmemek kaydı ile
hastanın tolere edebileceği en yüksek doza kadar çıkılmalıdır. Tedaviye
cevap 4-6 haftada, hatta maksimum iyilik hali 8-12 haftada
oluşacağından, bu süre tamamlanmadan tedavi sonlandırılmamalıdır.
Fluoksetin (20-80 mg./gün), fluoksamin (100-200 mg./gün), sertralin
(50-200 mg./gün), paroksetin (20-80 mg./gün) obsesif-kompulsif bozukluk
tedavisinde kullanılabilecek SSRI grubu antidepresanlardır. Bu
tedavilerden yarar görmeyen olgularda, tedaviye lityum, nöroleptik,
buspiron eklenebilir ya da MAO inhibitörleri denenebilir. Buna rağmen
düzelmeyenlerde iki ya da üçlü SSRI kombinasyonları, EKT hatta cerrahi
yaklaşımlar düşünülebilir.
Araştırmalar bilişsel-davranışcı yaklaşımların en az farmakolojik
yaklaşımlar kadar etkili olduğunu, bu tür tedavilerle hastalığın
tekrarlama riskinin daha düşük bulunduğunu göstermektedir. Temel
davranışçı yaklaşımlar, üzerine gitme ve desensitizasyondur.
POSTTRAVMATİK STRES BOZUKLUĞU
Tanım ve Klinik
Posttravmatik stres bozukluğunun başlıca özelliği, trafik kazası,
çatışma, tecavüz, yangın gibi herkesi korkutan, kişinin fizik
bütünlüğünü tehdit eden ya da ölüm tehlikesi oluşturan bir olaydan sonra
özgül bir takım semptomların gelişmesidir. Benzer bir olayla karşılaşan
ya da sadece şahit olan kişi, olaydan aşırı korktuğunu, çaresizlik ya da
dehşet duygusu yaşadığını belirtir. Olayın şiddetli ve kişiye yakın
olması, hastalık belirtilerinin gelişme riskini artırmaktadır. Böyle bir
olayla karşılaşan kişide posttravmatik stres bozukluğu gelişir ise, 3
grup belirti ortaya çıkar.
1) Olayın tekrar tekrar yaşanması: Kişi travmatik olayı sürekli olarak
anımsadığından ya da olayın yeniden yaşandığı konusunun olduğu rüyalar
gördüğünden yakınır. Bazen kişi hallusinasyonların, illüzyonların ya da
flashbacklerin olduğu, birkaç saniye ya da saat sürebilen, dışardan
bakıldığında olayı yeniden yaşıyormuş izlenimi veren disosiyatif
nöbetler geçirebilir. Kişi olayı ya da olayın bir yönünü çağrıştıran
durumlarla karşılaştığında yoğun sıkıntı duyar ya da fizyolojik tepkiler
gösterir.
2) Travmaya eşlik etmiş olan uyaranlardan kaçınma ve daha önceki
yaşantıya kıyasla genel bir tepkisizlik hali: Kişi travma ile ilgili
konuşmalardan, etkinliklerden ve kişilerden kaçınmak için çaba gösterir.
Kişinin dış dünyaya tepki verme düzeyinde genel bir azalma olur ve
insanlardan uzaklaşma, dostluk, sevecenlik, cinsellik gibi durumlara
karşı bir ilgisizlik hali ortaya çıkar. Hasta artık bir geleceği
kalmadığı duygusunu yaşayabilir.
3) Aşırı uyarılmışlık belirtileri: Travma öncesine göre kişi gergin ve
sıkıntılıdır. Uykuya dalma ve sürdürme güçlüğü, hipervijilans, aşırı
irkilme tepkisi, irritabilite, öfke patlamaları, dikkati toplayamama ve
iş veriminin düşmesi gibi belirtiler olabilir.
Postravmatik stres bozukluğu hastaları başkaları yaşamıyorken,
kendilerinin yaşamalarının suçluluğunu duyabilir. Travmayı çağrıştıran
olaylardan kaçınma nedeniyle aile içi, mesleki ve toplumsal ilişkiler
bozulabilir. İşe yaramazlık, utanç, üzüntü, öfke gibi duygular
yaşanabilir, kendine zarar verici davranışlar görülebilir. Hastalar
toplumdan uzaklaşabilir ya da kişilik değişiklikleri gösterebilirler.
Epidemiyoloji
Travmayla karşılaşan kişilerde posttravmatik stres bozukluğu gelişme
riski % 3-58 arasında değişmektedir. Yaşam boyu hastalığa yakalanma
riski ile ilgili araştırmalarda ulaşılan oran % 1-14 arasında değişen
rakamlar ortaya koymaktadır.
Seyir
Hastalığın genel seyri travmadan hemen sonra akut stres bozukluğu
belirtileri ortaya çıkması ve bu belirtilerin devam ederek posttravmatik
stres bozukluğuna dönüşmesi şeklinde olmakla birlikte, hastalık olaydan
aylar sonra da başlayabilir. Olguların yaklaşık yarısı 3 aydan uzun
sürer ve 3 aydan uzun devam eden olgular kronik olarak nitelendirilir.
Travmanın şiddeti, süresi ve kişinin travmaya yakınlığı hastalık gelişme
riskini belirleyen en önemli faktörlerdir. Toplumsal desteğin zayıf
oluşu, daha önceden psikiyatrik bozuklukların bulunması, kişilik
bozukluğunun varlığı gibi faktörler de hastalık gelişme riskini
artırmaktadır.
Ayırıcı Tanı
Travmanın yaşamı tehdit eder boyutta olmadığı ya da stres sonrası ortaya
çıkan belirtilerin posttravmatik stres bozukluğu tanısını karşılamadığı
durumlarda uyum bozukluğu tanısı konmalıdır.
Travma sonrasındaki ilk 4 haftada ortaya çıkan ve bir ay içerisinde
düzelen olgularda tanı akut stres bozukluğu olmalıdır.
Obsesif kompulsif bozuklukta da sürekli zihni meşgul eden düşünceler
olmasına karşın, bu düşünceler yaşanan bir olaydan bağımsızdır.
Bir çıkar nedeniyle belirtiler istemli olarak ortaya konuyor ise tanı
simulasyon olmalıdır.
Tedavi
Travma yaşayan bir hastaya en doğru yaklaşım, destekleyici, olayı
tartışmayı teşvik edici ve sıkıntı ile başa çıkma konusunda eğitici
girişimlerdir. Hastanın olayı inkar etmesi engellenmeye çalışılmalı,
hastanın olayla ilgili duygularını dile getirmesi için teşvik edici
yaklaşımlar benimsenmeli ve bu durumdan kurtulmak için gelecekte
yapılacakların planı hasta ile birlikte gerçekleştirilmelidir. Bireysel
psikoterapödik yaklaşımlarla birlikte, aile ya da arkadaş desteği gibi
çevresel faktörlerden de yararlanılmalıdır. Diğer bir deyişle tüm kriz
durumlarında olduğu gibi destekleyici, eğitici, baş etme gücünü artırıcı
ve olayın kabullenilmesini sağlayıcı girişimlerde bulunulmalıdır. Tüm
bunlara rağmen hastalık belirtileri oluşur ise, olayla yüzleştirme ve
stresle başa çıkma teknikleri devreye girmelidir. Yüzleştirme hastanın
durumuna göre sistemik duyarsızlaştırmada olduğu gibi hafiften
şiddetliye doğru kademeli olarak ya da doğrudan olayın üzerine gitme
şeklinde olabilir. Stresle başa çıkmak için gevşeme eksersizleri ve
bilişsel yaklaşımlar faydalı olabilmektedir. Ayrıca aile ve grup
tedavilerinin de denenmesinde fayda vardır.
Travma yaşamış bir kişiye başlangıçta sedatif ve hipnotik ilaçlar
uygulanabilir. Posttravmatik stres bozukluğu gelişen olgularda imipramin
ve amitriplinin faydalı olduğu bildirilmektedir. Doz depresyondaki
düzeyde tutulmalı (75-300 mg./gün), etkinliğin ortaya çıkmasını test
etmek için minimum 8 hafta ilaç kullanılmalı ve yarar gören olgularda
tedaviye bir yıl kadar devam edilmelidir. Ayrıca SSRI grubu
antidepresanların, MAO inhibitörlerinin, antikonvülzan ilaçların (karbamazepin,
valproate), propranolun da etkili olduğu iddia edilmektedir.
Alprazolamın da etkili olabileceği bildirilmekte ise de, uzun süre
tedavi gerekebileceğinden bağımlılık riski nedeniyle uygulanması
önerilmemektedir. Akut ajitasyon ve agresyon durumları dışında
antipsikotiklerin kullanılması önerilmemektedir.
AKUT STRES BOZUKLUĞU
Akut stes bozukluğunun başlıca özelliği, aşırı travmatik bir stres
kaynağı ile karşılaştıktan sonraki bir ay içerisinde bu hastalığa özgü
bir anksiyetenin, dissosiatif ve diğer semptomların gelişmesidir. Akut
stres bozukluğunun semptomları travma sırasında ya da travmadan hemen
sonra yaşanır, en az 2 gün, en çok 4 hafta sürer. Travmadan sonraki ilk
4 haftadan sonra ortaya çıkan olgularda tanı kriterlerini karşılıyor ise
tanı posttravmatik stres bozukluğu olarak değiştirilmelidir. Süre
dışında, dissosiatif belirtilerin de bir miktar daha fazla olmasıyla
Postravmatik stres bozukluğundan ayrılmaktadır. Öznel uyuşukluk,
dalgınlık, genel bir tepkisizlik hali, çevrede olup bitenlerin farkında
olmama, derealizasyon, depersonalizasyon, dissosiatif amnezi gibi
dissosiatif belirtilerden en az üçü ya da daha fazlası tanı için
gereklidir. Kişi travmatik olayı göz önüne gelen görüntüler, rüyalar,
illüzyonlar ya da flashback epizodları yoluyla tekrar tekrar yaşar ve
travma ile ilgili anıları uyandıran uyaranlardan kaçınır. Akut stres
bozukluğu tanısı koymak için klinik açıdan belirgin bir sıkıntının
ortaya çıkması ve mesleki ya da işlevselliğin diğer alanlarında
bozulmalar oluşması gerekmektedir. Tedavi posttravmatik stres
bozukluğunda bahsedilen esaslar doğrultusunda yürütülmelidir.
YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU
Tanım ve Klinik
Yaygın anksiyete bozukluğunun başlıca özelliği, hemen her gün ortaya
çıkan, birçok olay ve etkinlik hakkında aşırı anksiyete ve üzüntü
duymaktır. Yaşanan endişenin yoğunluğu, olayın gerçekleşebilme
olasılığına oranla süre ya da görülme sıklığı bakımından umulandan çok
fazladır. Kişi üzücü ve endişelendirici düşüncelere engel olamaz ve bu
nedenle günlük faaliyetlerindeki verimlilik azalır. Yaygın anksiyete
bozukluğu hastaları, işlerinde ortaya çıkabilecek sorumluluklar, parasal
sorunlar, aile bireylerinin sağlıkları, çocuklarının başına gelebilecek
kazalar ya da arabanın tamiri, günlük ev işleri, randevularına geç kalma
gibi sıradan olaylar karşısında aşırı üzüntü ve endişe duyarlar. Yaygın
anksiyete bozukluğunda endişe duyulan konular değişkenlik gösterebilir.
Hastalarda soğuk nemli eller, ağız kuruluğu, terleme, bulantı, diyare,
yutma güçlüğü, boğazda yumru hissi gibi anksiyetenin somatik bulguları
ile birlikte, kolay yorulma, aşırı heyecan, konsantrasyon güçlüğü,
irritabilite, kas gerginliği, uyku düzensizliği gibi belirtiler de
bulunur. Kas gerginliğine bağlı olarak titreme, seğirme, kaslarda ağrı
ve sızı ortaya çıkabilir.
Epidemiyoloji
Kadınlarda erkeklere oranla 2 kat fazla görülmektedir. Bir yıllık
prevalansı % 3, yaşam boyu görülme riski % 5 civarındadır.
Seyir
Yaygın anksiyete bozukluğu olan bir çok kişi, kendisini bütün yaşamı
boyunca anksiyöz ve sinirli hissettiğinden söz eder. Tedaviye başvuran
hastalardan alınan bilgiler, bu hastalığın genellikle çocukluk ve
ergenlikte başladığına işaret etmekte ise de, 20 yaş sonrasında da
ortaya çıkabilir. Stresli durumlarda alevlenen, kronik, dalgalı bir
seyir gösteren yaygın anksiyete bozukluğu tanısı koymak için
belirtilerin en az 6 aydır devam ediyor olması gerekmektedir.
Ayırıcı Tanı
Yaygın anksiyete bozukluğu tek başına bir hastalık olarak kendini
gösterebilirse de, sıklıkla panik bozukluğu, sosyal fobi, obsesif
kompulsif bozukluk, hipokondriazis, anoreksiya nervoza gibi diğer
hastalıklara ek olarak bulunur. Her bir hastalığın kendi semptomları
doğrultusunda yaşanan anksiyete dışında yaygın anksiyete bozukluğu
kriterleri de karşılanıyor ise, ek tanı olarak düşünülmelidir. Günlük
olaylar karşısında yaşanan normal anksiyeteden ayırt etmek güç olabilir.
Normal anksiyete kontrol altında tutulup, ertelenebilirken, yaygın
anksiyete bozukluğunda kişi endişelerini kontrol edemediğinden yakınır
ve işlevselliği bozulmuştur. Hastalık durumunda kişinin endişe duyduğu
bir çok alan olmasıyla da normal anksiyeteden ayrılmaktadır.
Tedavi
Yaygın anksiyete bozukluğunun en etkili tedavisi psikoterapödik ve
farmakolojik tedavinin birlikte uygulanmasıyla gerçekleştirilebilir.
Benzodiazepinler ve buspiron tedavi değeri en yüksek ilaçlardır.
Benzodiazepinler sadece sıkıntı hissedilen durumlarda geçici (etkisi
çabuk başlayan benzodiazepinler tercih edilmelidir) ya da psikososyal
tedavilerin etkisini göstermesi için geçen sınırlı sürede sürekli
uygulanabilir. Sürekli kullanımda, orta etkili benzodiazepinler tercih
edilmeli, düşük doz ile başlanarak gerekirse doz yükseltilmeli, 2-6
haftalık tedaviden sonra 1-2 hafta içerisinde doz azaltılarak tedavi
sonlandırılmalıdır. Benzodiazepinlerin bağımlılık, yoksunluk ve sedasyon
etkisi kullanımlarını sınırlayan dezavantajlarıdır. Yaygın anksiyete
bozukluğu olanların % 70-75’i tedaviden fayda gördüğü ve kendiliğinden
tedaviye uzun süreler devam edebileceği için, hastalar bağımlılık
konusunda uyarılmalıdır.
Buspiron yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde ilk tercih edilecek
ilaç olabilir. Bağımlılık yapma potansiyeli olmadığından uzun süre
kullanılabilme avantajı sağlamaktadır. Etkisinin 2-4 hafta içinde ortaya
çıkması en önemli eksikliğidir. 20-30 mg./gün dozunda yeterli etkiyi
gösterebilmekle birlikte, dirençli olgularda dozu 30-60 mg./güne kadar
artırmak gerekebilir. Daha önce benzodiazepin kullanan ve düzelme
göstermeyen olgularda yarar sağlamadığı iddia edilmektedir.
Bu tedavilerden yararlanmayanlarda trisiklik antidepresanlar ya da
blokerler kullanılabilir. Dirençli hastalarda benzodiazepin + buspiron,
Benzodiazepin + trisiklik antidepresan, buspiron + trisiklik
antidepresan gibi kombinasyonlar denenebilir.
GENEL TİBBİ BİR DURUMA BAĞLI
ANKSİYETE BOZUKLUĞU
Genel tıbbi bir duruma bağlı anksiyete bozukluğunun başlıca özelliği,
genel tıbbi durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı, klinik açıdan
belirgin anksiyete semptomlarının olmasıdır. Anksiyete bozukluğu
düşündürecek belirtilere neden olan birçok tıbbi hastalık vardır (Tablo-III).
Genel tıbbi duruma bağlı gelişen anksiyete, tüm anksiyete bozukluklarını
taklit edebilmekle birlikte, sıklıkla yaygın anksiyete bozukluğu, panik
atak, ya da obsesif-kompulsif bozukluk şeklinde klinik görünüm verir. En
sık panik, en nadir de fobik belirtiler ortaya çıkar. Hipertiroidizm,
hipotiroidizm, hipoparatiroidizm, vitamin B12 yetersizliği durumlarında
sıklıkla yaygın anksiyete belirtileri de tabloya eşlik eder. Graves
hastalarının 2/3’ünde yaygın anksiyete bozukluğu belirtileri
görülmektedir. Feokromositoma epizodik anksiyete atakları tarzında
klinik görünüm verebilir. Beynin belirli bazı lezyonlarında, ensefalit
geçirmiş olanlarda, sydenham koresi ve multiple sklerozda obsesif-kompulsif
bozukluk belirtileri ortaya çıkabilmektedir. Kalp transplantasyonu
bekleyen hastaların % 83’ünde, parkinson ve KOAH olanların % 25’inde
panik bozukluğuna benzer belirtiler tespit edilmiştir. Epilepsi, kronik
ağrı, primer bilier siroz olgularında da panik ataklar ortaya
çıkabilmektedir. Tıbbi duruma bağlı anksiyete bozukluğu tanısını koymak
için, klinik olarak belirgin anksiyete belirtilerinin olması, altta
yatan tıbbi durumun klinik ve laboratuar bulgularla kesin olarak ortaya
konması ve tıbbi durumun anksiyete belirtileri oluşturabileceğine dair
literatür bilgilerinin bulunması gerekmektedir. Genel tıbbi durumun
başlaması ile anksiyete semptomlarının da başlaması ve tıbbi durum
iyileşince anksiyete semptomlarının da düzelmesi, tıbbi öyküde
fonksiyonel anksiyete bozukluğunun olmayışı, geç yaşta başlaması ve
anksiyete semptomlarının atipik özellikler taşıması anksiyete
belirtilerinin tıbbi hastalığa bağlı olduğunun önemli ipuçlarıdır.
Primer anksiyete bulguları genellikle 35 yaştan önce başladığından, bu
yaşı geçmiş olanlarda ilk kez ortaya çıkan anksiyete bulguları var ise
tıbbi hastalıklar araştırılmalıdır. Her tıbbi hastalık tanısı alanda
yaşanabilen normal anksiyete ve anksiyete ile seyreden uyum bozukluğua
yırıcı tanıda göz önünde bulundurulmalıdır.
Tedavide en etkili yaklaşım altta yatan tıbbi durumun düzeltilmesidir.
Tıbbi durumun düzelmesine rağmen anksiyete belirtileri devam ederse,
primer anksiyete bozukluklarında izlenen tedavi yöntemlerine
başvurulmalıdır.
Tablo-III Anksiyete Bozuklu Oluşturan Tıbbi Hastalıklar
SOLUNUM SİSTEMİ KOAH, astım pulmoner ödem, pulmoner emboli,
SİSTEMİK BOZUKLUKLAR Kardivaskuler bozukluklara, kardiak aritmilere,
pulmoner yetmezlik ya da anemiye bağlı hipoksik durumlar,
ENDOKRİN Hipofiz, tiroid paratiroid, adrenal bezlerin disfonksiyonları,
feokromositoma,
İNFLAMATUAR HASTALIKLAR Lupus eritamatozus, romatoid artrit,
poliarteritis nodoza, temporal arterit,
YETMEZLİK DURUMLARI Vitamin B12 yetersizliği, pellegra,
NÖROLOJİK BOZUKLUKLAR Serebral sifiliz, tümör, travma ve postkonküzyon
sendromu, serebrovaskuler hastalıklar, subarahnoid kanama, ensefalit,
multiple skleroz, Wilson hastalığı, Huntington hastalığı, migren,
epilepsi
DİĞER BOZUKLUKLAR Hipoglisemi, karsinoid sendrom, sistemik malign
hastalıklar, premenstrual sendrom, kronik enfeksiyon ve ateşli
hastalıklar, porfiria, infeksiyöz mononükleozis, posthepatit sendromu,
üremi,
MADDE KULLANIMININ YOL AÇTIĞI
ANKSİYETE BOZUKLUĞU
Madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğunun başlıca özelliği,
kullanılan bir maddenin ki bu bir ilaç ya da toksin olabilir, doğrudan
yol açtığı yargısına varılan anksiyete belirtilerinin olmasıdır. Madde
kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan anksiyete, panik atak, fobi,
obsesyon ya da kompulsiyon şeklinde klinik görünüm verir. Tablo-III’de
entoksikasyon ya da yoksunluk durumlarında anksiyete oluşturan maddeler
sıralanmaktadır.
Ortaya çıkan belirtilerin primer anksiyete bozukluklarının tüm
kriterlerini karşılaması beklenmemelidir. Madde kullanımına ya da
yoksunluğuna bağlı olarak bir miktar anksiyete görülmesi normaldir.
Beklenenden daha fazla düzeyde anksiyetenin ortaya çıkması,
işlevsellikte önemli bozulmalara yol açması ve kullanılan maddenin böyle
bir etki oluşturduğunun daha önceki araştırmalarla bilinmesi gibi
şartların karşılandığı durumlarda, madde kullanımına bağlı anksiyete
bozukluğu tanısı konmalıdır. Primer anksiyete bozuklukları ile madde
kullanım bozukluğunun bir arada olma olasılığı da mevcuttur.
Anksiyetenin sadece madde kullanımı ya da yoksunluğu durumu ile sınırlı
olması, bazı maddelerin uzun etkili olmasından dolayı, madde kullanımına
ara verdikten sonraki 4 hafta içerisinde ortaya çıkmaması ya da 4
haftadan uzun sürmemesi, geç yaşlarda ortaya çıkması, belirtilerin
gerçek vertigo, denge, bilinç ve barsak denetim bozukluğu gibi atipik
özellikler taşıması madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğu lehine
değerlendirilmelidir. Anksiyete belirtilerinin madde kullanımına ara
verdikten sonra 4 haftadan uzun sürmesi, kullanılan maddenin oluşturması
beklenenden daha şiddetli olması, anksiyete bozukluğu öyküsünün olması
ise primer anksiyete bozukluğuna işaret eden bulgulardır.
Bazen genel tıbbi durum nedeniyle ilaç kullanıldığı durumlarda da
anksiyete belirtileri ortaya çıkabilir. Kullanılan ilaçların anksiyete
oluşturduğu yönünde bilgi yok ise tanı tıbbi duruma bağlı anksiyete
bozukluğu olmalıdır.
BAŞKA TÜRLÜ ADLANDIRILAMAYAN
ANKSİYETE BOZUKLUĞU
Anksiyete belirtilerinin hakim olduğu ancak özgül bir anksiyete
bozukluğuna ya da uyum bozukluğu kriterlerini karşılamayan durumlarda
kullanılan bir tanıdır. Anksiyete ve depresyonun klinik açıdan önemli
belirtileri olmasına karşın ne özgül bir anksiyete bozukluğunun ne de
bir duygudurum bozukluğunun tanı ölçütlerini karşılamayan hastalıklar,
kekeleme, parkinson hastalığı, vücut dismorfik bozukluğu gibi genel bir
tıbbi durum ya da hastalığın etkileriyle ilişkili sosyal fobik
belirtiler gösterenler, klinisyenin bir anksiyete bozukluğu olduğu
kanısına vardığı ancak organik bir etiyoloji olduğu konusunda şüphe
taşıyan olgularda başka türlü adlandırılamayan anksiyete bozukluğu
tanısı kullanılmaktadır.
| Site İçi Arama | |
![]() |
Grubumuza Bağlı Siteler İçinde İçerik
Araması Yapınız
Özel Arama
|